Merhabalar. Sabah 4.45 ben ayaktayım. Her zamanki gibi tedbirli olma hevesi. Her şeyimi hazırlayıp, sırt çantamı alıp çıkıyorum. Tabi ki de 4.45'te değil, 5.30'da ama bu küçük bi ayrıntı. 5 dakika sonra tren garındayım ama maalesef gar açık değil. Ayrıca sabahın 5.30'unda dışarı çıkarsanız aklınızda bulunsun, sokakta biraz garip insanlar olabiliyor.
Sesim gidik, hava soğuk, gar kapalı... Ben de yapabileceğim en iyi şeyi yaparak, merdivenlere oturup bekliyorum. Bu arada Madam Fournel'in bana verdiği yemeği yiyorum. Gar minnetarım ki 6'ya 10 kala açılıyor, bu sayede soğukta daha fazla beklemek zorunda kalmıyorum. Hemen içeri girip biletimi alıyorum, zaten trenim de 6.13'te. Aslında trende kitap okumayı amaçlamıştım ama amacımın yanına yaklaşamayarak 1 saat 45 dakika boyunca uyuyorum. İyi ki de uyumuşum, çünkü şunu söyleyeyim: Yorucu bir gün olacak!
Trenden iner inmez bir otobüs görüyorum ve Ortaçağ Şehrine gidip gitmediğini soruyorum. 20 dakika içerisinde oraya da uğramak üzere kalkacağını söylüyor. Ben de 20 dakika yolun en az yarısını yürüyüp biraz da şehri görebileceğime inandığımdan sabah sporu gibi yürümeyi tercih ediyorum. Her zaman şehirlerin insanlı ve insansız ne kadar farklı olduğunu düşünmüşümdür... Yanıldığımı da sanmıyorum. Cumartesi sabah 8'de sokaklarda pek insan göremiyorsunuz ama mutluyum ki bir meydana geldiğimde büyük bir pazar olduğunu gördüm. Tahmin edersiniz ki bütün insanlar orada toplanmış ve bence yine tahmin edebilirsiniz ki sokakları boş olan şehirden tamamen ayrılmış bir ortam. Kameram her zamanki gibi yanımda! Buradan sokaklara ve insanlara baka baka Ortaçağ Şehrine devam ediyorum.
Aslına bakarsanız sokakları bu kadar boş dolaşabilmemin tek bir sebebi var: Elimde harita olmaması... Sonuç olarak yolda sorduğum insanların ve tabelaların yardımı ile Ortaçağ Şehrini saat 10'a doğru buluyorum. Sonuç olarak yürümek pek de uzun zamanımı almadı!
Önce Tourism Information'a uğruyorum. Ortaçağ Şehrinin ve normal şehrin haritalarını alıyorum. Bu arada adını hiç telaffuz etmediğim aklıma geldi, ben Carcassonne'dayım ve şehrin yanında yer alan parantez içinde iki aslında 2 şehir olarak sayılabileceğini belirtiyor.
Ortaçağ şehri çok şirin, tarihi ve aynı zamanda yüksekte yer aldığı için de doğal. Küçük sokaklarında dolaşmak keyif veriyor. Şehir dediğime bakmayın aslında bir kale. Tabi bu kalenin de bir merkez kalesi var, adı Remparts. Burayı 16 yaşımda olduğumdan tek başıma gezmekte zorlansam da -girişe izin verilmiyor- sonuç olarak girmeyi ve panoramik görüntüyü görmeyi başarıyorum. Bu şirin kale yaklaşık 2 saatimi alıyor. Aşağı iniyorum. Birkaç yer daha görüyorum.
Söylemeyi unutmadan şehirde İspanya ile ilgili bir festival var bu nedenle sokaklarda Flamenko yapanları gitar çalıp, İspanyolca şarkı söyleyenleri duymanız doğal. Şehrin de Ortaçağ Şehrinden bir farkı yok. Onun kadar eski olmasa da eski. Belki ondan fazla görülecek şey var. Burası da yaklaşık 2 saatimi alıyor ve tren garına gidiyorum. Tren garında trenin gelmesine yarım saat olduğunu fark ediyorum, aynı zamanda da annemlere şarap almadığımı. Bu nedenle koşa koşa şehre inip şarap alıyorum. Trenim Narbonne'a gidiyor -e çünkü ben öyle seçtim. Narbonne'u görmek istiyordum ve bu kalan yarıdan az günüm de bahane oldu. Trenden şehir merkezine yürümek biraz uzun ama şehir yine eski bir şehir -sanırım Fransa'da yeni şehir yok- bu nedenle de küçük sokaklarından geçmek çok zevkli. Büyük bir şarap dükkanı görüp içine girmem şehir merkezini bulmamla aynı saniye gerçekleşiyor. 3 numara adında bir şarap alıyorum -umarım annemler beğenir. Şarabı sonrasında almak üzere dükkanda bırakıyorum ve Tourism Information'a gidiyorum. Oradan haritayı kaptığım gibi şehri dolaşmaya başlıyorum. Kaybedilecek bir dakikam bile yok.
Şansıma bugün şehirde Les Estivals varmış bu nedenle burada da birçok aksiyon görebilme şansını buluyorum. Şehrin her noktası gezdikten sonra koşarak şarap dükkanına dönüyorum. Şarapları aldığım gibi gara fırlıyorum -aslında 2 yer daha görüyorum ama dotoğraflarını koşarken çekiyorum :D Sonuç olarak tam saatinde gardayım.
Eve yemek saatinden önce varıyorum. Yeni bir öğrenci gelmiş: Sofia, Colombialı. İyi bir kıza benziyor. Yemeklerimizi yiyoruz. Tabea ile yapacak bir şeyimiz yok, bu nedenle Sofia bizi dışarı davet edince evet diyoruz. Parka gidiyoruz ve onun arkadaşları ile tanışıyorum. Gayet eğleniyoruz, konuşuyoruz, tartışıyoruz. Pek sevmediğim bir iki insan olsa da problem etmiyorum. Tabea biraz hasta o nedenle erken ayrılıyor. Onunla gitmeyi teklif ediyorum ama kalmam gerektiğini söylüyor. Sonrasında bir bara gidiyoruz. Burası da gayet eğlenceli. Ben bir şey içmesem de atmosfer güzel en azından. Bardan da çıkmaya karar veriyoruz. Bu sefer boş boş yürümeye başlıyoruz. Başka bir barın önüne geliyoruz ama ben bu bara da girmek istemiyorum. Benim için gitme zamanı... Sofia da benimle geliyor. Zaten biz gittikten sonra sanırım onlar da ayrıldılar. Eve gidip güzel bir uyku çekiyorum ve şunu söylemeliyim ki yarın için hiçbir planım yok!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder