27 Eylül 2014 Cumartesi

Şimdi Paylaşma Zamanı

Bundan sonra paylaşacağım blogları neden bilmem önceden yazmama rağmen şimdi paylaşıyorum.

Dünün yorgunluğunu bugün dinlenerek çıkarıyorum. Pek bir şey yapmıyoruz. Sabah güzel bir ders, aynı şekilde, öğleden sonra da! Aslında öğleden sonra Fransa'da İngilizce öğrenimi hakkında bir sunum yapıyorum ama bu ufak bir ayrıntı!

Derslerim bittikten eve geliyorum. Sofia ile karşılaşıyoruz. Sofia kitap almak istediğini söylüyor, ben de yürüyüş olur, hem de biraz konuşuruz diye düşünerek onunla gitmeye karar veriyorum. İkinci el bir kitapçıya gidiyoruz. Kitapları incelerken gayet eğleniyorum. Konuşa konuşa geri dönüyoruz. Verdiğim karardan oldukça memnunum.

Evde biraz kitap okuyorum. Biraz uyuyorum. Açıkçası gün çabuk geçiyor. Akşam yemeğimizi yedikten sonra kızlarla odada toplanıp -Ingrid ve Vanessa ile- muhabbet ediyoruz. Ben yarın yapacağım gezi için biraz plan yapıyorum... Güzel, sakin bir gün geçirmenin mutluluğuyla güzel bir uykuya dalıyorum. Yazılarımı belirli aralıklarla yayınlamaya devam edeceğim! Güzel günlere!

16 Eylül 2014 Salı

Yeniden!

Dinlenme sürecim sona erdi ve yeniden aktifim!  Okula gidiyorum, bugün için planım hazır, tabi okul surecinde de hazırlık yapmaya devam ediyorum. Planım trene binip Nimes'e gitmek. Derslerim bittikten sonra...

Öğle arasında biraz Nimes'i araştırıyorum -bilgisayarımı okula getirmiştim. Ayrıca uyuşturucunun yasallaştırılması için bir yazı yazmam gerekiyordu onu da yazdım.
Dersten 10 dakika erken çıkıp gara gidiyorum. Biletimi alıyorum ve trene biniyorum. Tren 20 dakika rötarla Nimes'e varıyor. Nimes doğaldan çok tarihi bir şehir. En önemli yapıları olarak Tour de Magne, Les Arenes ve Maison Carree var. Ayrıca birçok kilise...

Öncelikle trenden iner inmez Arenaları görüyorum. Birkaç kilise... Sonra da şehir hakkında bilgi almak istediğimden Tourism Infirmation kapanmadan yola koyuluyorum. Şehir beni cidden etkiliyor. Sanırım pek fazla insan olmaması ve gün batımı sayesinde. Tourism Information'ı kolayca buluyorum. Bilmem gerekenleri öğreniyorum. Şehiri gezmeye başlıyorum.
Tourism Information'ın hemen yanında Maison Carree var! Onu gördükten hemen sonra Tour Magne'a doğru yokuş çıkıyorum. Tour Magne'ın çok güzel bir manzarası var. Sonrasında turumu yavaş yavaş inerek devam ediyorum. Inerken de tüm şehri gezme fırsatı buluyorum. Son olarak görülmesi gereken 2 kapı kalıyor. 2 zıt uçta -doğal olarak, yan yana olması beklenemez sonuçta. Birini seçiyorum ve yola koyuluyorum. Giderken bir Cave görmemle içeri girmem bir oluyor. Hemen annemlere bölgeye özel bir şarap alıyorum. Hızlıca devam ediyorum. Kapıyı görüyorum. Gerekli fotoğrafları her zaman yaptığım gibi çekiyorum.

Saatime baktığımda koşmaya başlıyorum. Geç kalmam gibi bir olasılık söz konusu değil. 15 dakika boyunca aralıksız koşuyorum ve sonunda gara trenimin kalkmasına üç dakika kala varıyorum. Eve yemek saatinde dönüyorum. Arkadaşlarımla sohbet ediyoruz. Çok sakin ve bu güzel günden sonra dinlendirici bir akşam geçiriyoruz. Darısı sizin başınıza! Yarına!


Posted via Blogaway

10 Eylül 2014 Çarşamba

Salıdayız!

Merhabalar, bu sakin yaşam tarzına alışmak üzereyim... Okula git, eve gel, ders çalış, hayatın tadını çıkar. Galiba şu son iki gün Türkiye'de geçirdiğim 2.5 haftayı saymazsak yaz tatilinde en çok dinlendiğim zaman dilimi oldu.

Anlayabileceğiniz üzere dersten sonra direk eve geldim, biraz okudum, biraz çalıştım, aynı zamanda bunları yaparken dinlendiğimi tahmin edersiniz.

Beraber yemek yedik, Sofia partiye gidiyordu, biz de -Vanessa, Ingred, Ben- yürüyüşe çıkmaya karar verdik. Yürüyüş çok güzel geçti. Nehre kadar yürüdük. Vanessa ve Ingred'den bahsedecek olursak, sahip olunabilecek en iyi ev arkadaşları aynı zamanda Sofia da öyle. Anlayacağınız şansıma diyelecek yok!

Eve 10'a doğru dönüyoruz, Ingred'in odasında biraz konuşuyoruz, kaynaşıyoruz. Mutluyum, huzurluyum, yatıyorum. Iyi geceler! Yarına!


Posted via Blogaway

Geç Kaldığımız Için Üzgünüz

Geç kaldığımız için üzgünüz ama bu hafta biraz yoğun geçti. Şimdi yetişmeye çalışalım. Bu arada unuttu diye üzülmeyin, çünkü not aldım :)

Pazartesi pek değişik bir gün değildi. Tahmin edersiniz ki yine hafta sonu yorgunluğu ile biraz dinlenmek istedim. Derslerime girdim, daha da yoruldum -yorulmayı sevdiğimi de ekleyeyim. Sonrasında eve gittim ve uyudum. Ciddi anlamda uyumuşum -2 saat, ki bu benim için cidden çok fazla. Sonrasında kalkıp biraz ders çalıştım, kitap okudum, yani anlayacağınız her zamanki yararlı şeyler.

Akşam için bir planım yoktu ama herkes Australian Bar'a gidiyordu bu nedenle ben de gitmek istediğimi farkettim. Okul kimliğine 18 yaşında yazmak girmek için yapmam gereken tek şey ama annemlerle konuştuğumuzda bunun pek de mantıklı olmadığını farkettim. 2 yıl daha beklemem gerekecek ama ne yapalım, ergenlik de güzel! Hatta o kadar güzel ki bazen hiç bitmesin istiyorum.

Yemeğimizi yiyoruz, muhabbet ediyoruz. Evde 4 kız olmanın çok yararı var, konuşma konusu hiç tükenmiyor.

Akşam biraz daha yararlı şeyler yapıp, arkadaşım Vanessa ile Fransız eğitim sistemini eleştiren Entre les Murs adlı filmi izleyip yatıyorum. Iyi geceler!


Posted via Blogaway

4 Eylül 2014 Perşembe

Carcassonne (2), Narbonne

Merhabalar. Sabah 4.45 ben ayaktayım. Her zamanki gibi tedbirli olma hevesi. Her şeyimi hazırlayıp, sırt çantamı alıp çıkıyorum. Tabi ki de 4.45'te değil, 5.30'da ama bu küçük bi ayrıntı. 5 dakika sonra tren garındayım ama maalesef gar açık değil. Ayrıca sabahın 5.30'unda dışarı çıkarsanız aklınızda bulunsun, sokakta biraz garip insanlar olabiliyor.

Sesim gidik, hava soğuk, gar kapalı... Ben de yapabileceğim en iyi şeyi yaparak, merdivenlere oturup bekliyorum. Bu arada Madam Fournel'in bana verdiği yemeği yiyorum. Gar minnetarım ki 6'ya 10 kala açılıyor, bu sayede soğukta daha fazla beklemek zorunda kalmıyorum. Hemen içeri girip biletimi alıyorum, zaten trenim de 6.13'te. Aslında trende kitap okumayı amaçlamıştım ama amacımın yanına yaklaşamayarak 1 saat 45 dakika boyunca uyuyorum. İyi ki de uyumuşum, çünkü şunu söyleyeyim: Yorucu bir gün olacak!

Trenden iner inmez bir otobüs görüyorum ve Ortaçağ Şehrine gidip gitmediğini soruyorum. 20 dakika içerisinde oraya da uğramak üzere kalkacağını söylüyor. Ben de 20 dakika yolun en az yarısını yürüyüp biraz da şehri görebileceğime inandığımdan sabah sporu gibi yürümeyi tercih ediyorum. Her zaman şehirlerin insanlı ve insansız ne kadar farklı olduğunu düşünmüşümdür... Yanıldığımı da sanmıyorum. Cumartesi sabah 8'de sokaklarda pek insan göremiyorsunuz ama mutluyum ki bir meydana geldiğimde büyük bir pazar olduğunu gördüm. Tahmin edersiniz ki bütün insanlar orada toplanmış ve bence yine tahmin edebilirsiniz ki sokakları boş olan şehirden tamamen ayrılmış bir ortam. Kameram her zamanki gibi yanımda! Buradan sokaklara ve insanlara baka baka Ortaçağ Şehrine devam ediyorum.

Aslına bakarsanız sokakları bu kadar boş dolaşabilmemin tek bir sebebi var: Elimde harita olmaması... Sonuç olarak yolda sorduğum insanların ve tabelaların yardımı ile Ortaçağ Şehrini saat 10'a doğru buluyorum. Sonuç olarak yürümek pek de uzun zamanımı almadı!

Önce Tourism Information'a uğruyorum. Ortaçağ Şehrinin ve normal şehrin haritalarını alıyorum. Bu arada adını hiç telaffuz etmediğim aklıma geldi, ben Carcassonne'dayım ve şehrin yanında yer alan parantez içinde iki aslında 2 şehir olarak sayılabileceğini belirtiyor.

Ortaçağ şehri çok şirin, tarihi ve aynı zamanda yüksekte yer aldığı için de doğal. Küçük sokaklarında dolaşmak keyif veriyor. Şehir dediğime bakmayın aslında bir kale. Tabi bu kalenin de bir merkez kalesi var, adı Remparts. Burayı 16 yaşımda olduğumdan tek başıma gezmekte zorlansam da -girişe izin verilmiyor- sonuç olarak girmeyi ve panoramik görüntüyü görmeyi başarıyorum. Bu şirin kale yaklaşık 2 saatimi alıyor. Aşağı iniyorum. Birkaç yer daha görüyorum.

Söylemeyi unutmadan şehirde İspanya ile ilgili bir festival var bu nedenle sokaklarda Flamenko yapanları gitar çalıp, İspanyolca şarkı söyleyenleri duymanız doğal. Şehrin de Ortaçağ Şehrinden bir farkı yok. Onun kadar eski olmasa da eski. Belki ondan fazla görülecek şey var. Burası da yaklaşık 2 saatimi alıyor ve tren garına gidiyorum. Tren garında trenin gelmesine yarım saat olduğunu fark ediyorum, aynı zamanda da annemlere şarap almadığımı. Bu nedenle koşa koşa şehre inip şarap alıyorum. Trenim Narbonne'a gidiyor -e çünkü ben öyle seçtim. Narbonne'u görmek istiyordum ve bu kalan yarıdan az günüm de bahane oldu. Trenden şehir merkezine yürümek biraz uzun ama şehir yine eski bir şehir -sanırım Fransa'da yeni şehir yok- bu nedenle de küçük sokaklarından geçmek çok zevkli. Büyük bir şarap dükkanı görüp içine girmem şehir merkezini bulmamla aynı saniye gerçekleşiyor. 3 numara adında bir şarap alıyorum -umarım annemler beğenir. Şarabı sonrasında almak üzere dükkanda bırakıyorum ve Tourism Information'a gidiyorum. Oradan haritayı kaptığım gibi şehri dolaşmaya başlıyorum. Kaybedilecek bir dakikam bile yok.

Şansıma bugün şehirde Les Estivals varmış bu nedenle burada da birçok aksiyon görebilme şansını buluyorum. Şehrin her noktası gezdikten sonra koşarak şarap dükkanına dönüyorum. Şarapları aldığım gibi gara fırlıyorum -aslında 2 yer daha görüyorum ama dotoğraflarını koşarken çekiyorum :D Sonuç olarak tam saatinde gardayım.

Eve yemek saatinden önce varıyorum. Yeni bir öğrenci gelmiş: Sofia, Colombialı. İyi bir kıza benziyor. Yemeklerimizi yiyoruz. Tabea ile yapacak bir şeyimiz yok, bu nedenle Sofia bizi dışarı davet edince evet diyoruz. Parka gidiyoruz ve onun arkadaşları ile tanışıyorum. Gayet eğleniyoruz, konuşuyoruz, tartışıyoruz. Pek sevmediğim bir iki insan olsa da problem etmiyorum. Tabea biraz hasta o nedenle erken ayrılıyor. Onunla gitmeyi teklif ediyorum ama kalmam gerektiğini söylüyor. Sonrasında bir bara gidiyoruz. Burası da gayet eğlenceli. Ben bir şey içmesem de atmosfer güzel en azından. Bardan da çıkmaya karar veriyoruz. Bu sefer boş boş yürümeye başlıyoruz. Başka bir barın önüne geliyoruz ama ben bu bara da girmek istemiyorum. Benim için gitme zamanı... Sofia da benimle geliyor. Zaten biz gittikten sonra sanırım onlar da ayrıldılar. Eve gidip güzel bir uyku çekiyorum ve şunu söylemeliyim ki yarın için hiçbir planım yok!

2 Eylül 2014 Salı

Cuma...

Evet hafta sonunun başlangıcı, haftanın bitişi... Günlerin arasında ayrım yapacak olsak en güzellerinden ama tabi ki yapmayız! Sabah mutlu kalkıyorum. Günüm mutlu geçiyor, basit bir mantık aslında ama işe yarıyor...

Bildiğiniz gibi cuma günleri öğleden sonra dersim yok bu nedenle istediğim her şeyi yapabilirim ama ben dinlenmek istiyorum. Yani tembel olduğumdan değil yanlış anlamayın akşama ve cumartesi, pazara hazır olmak adına... Maalesef öğle arasından çıkıp tam eve gelmişken arkadaşım Stephanie alışverişe çıkıp çıkmak istemediğimi soran bir mesaj atıyor ve ben de küçük bir karşılaştırma yapınca evde kalmaktansa alışverişe çıkmanın daha iyi olabileceğini düşünüyorum.

Sonuç olarak birçok şey deniyoruz ve eğleniyoruz ama bir şey almıyoruz. Akşam buluşmak için ayrılıyoruz. Grup olarak buluşacağız, çünkü çoğu kişinin son günü... Yemeğimizi yiyoruz ve Tabea ile çıkıyoruz. Arkadaşlarımızla buluşuyoruz. Hayli kalabalık bir grubuz.

Öylesine yürüyoruz, konuşuyoruz, onlar içiyorlar. Sizi bilmem ama benim için sarhoş insanları izlemek gayet eğlenceli bir aktivite! Arada dans ediyorum. Maalesef çok geçe kalamıyorum, çünkü sabah trenim 6'da... Bu nedenle eve 12'ye doğru herkese veda ederek dönüyorum. Güzel ve duygulu bir gece idi ama insanlar gelir ve gider alışmak lazım! Yarına!

Perşembe...

Merhabalar, yavaş yavaş bulunduğum güne yaklaşıyorum. Geç olsun güç olmasın derler, doğru da sonuç olarak. Evet, konumuza dönecek olursak: Perşembe.

Derslerim gayet güzel geçiyor. Gelişme kaydettiğimi düşünüyorum. Öğleden sonra için ise Stephanie ile anlaştık, o katedrali görmek istiyormuş. Bu nedenle plajdan önce katedrale gideceğiz. Evet yanlış duymadınız plaj!

Öncelikle katedrali Batea adlı bir arkadaşıyla gördükten sonra, evime gelip eşyalarımı alıyoruz. Bu arada küçük bir şehir turu da yaptık. Tramvaya atlayıp plaja gidiyoruz. Tramvaydan inip otobüse bindiğimizde ev arkadaşım Tabea ile karşılaşıyorum! Ne kadar da hoş bir sürpriz. La Navette plajımızın adı. Ben biraz yüzüyorum, sonra da sohbet muhabbet. Gayet hoş bir akşamüstü olmuş oluyor sonuç olarak. Eve Tabea ile birlikte geliyoruz. Akşam için ise Stephanie, ben ve Tabea plan yapıyoruz, çünkü ben sahte kimlik hazırlamadığım halde bara giremiyorum, ki bu da yapmak istediğim bir şey değil!

Yemeğimizi yeyip, hazırlığımızı yaptıktan sonra Stephanie bizi Corum'un önünden alıyor. Onun evine gidiyoruz. Tüm akşam konuşuyoruz, sonra da tekrardan bizi Corum'un önüne bırakıyor. Akşam da çok eğlenceli idi. Eve gidince çok yorgunum, bu nedenle anında yatıyorum! Yarına!

1 Eylül 2014 Pazartesi

Öyle Bir Günden Sonra Böyle Bir Gün!

Sabah biraz zor uyanıyorum, çünkü ciddi anlamda yorgunum ama önemi yok çünkü düne değdi! Normal ders yapıyoruz, yorgun olmama rağmen gayet güzel geçiyor. Öğle arasında yine arkadaşlarımla beraberiz. Öğleden sonra birkaç kişi bisikletle plaja gitmek için çağırsa da tek düşünebildiğim şey biraz dinlenmek ara vermek. Bu nedenle bisikletimi iade ediyorum.

Öğreniyorum ki okulda krep yapma günüymüş bu nedenle bisikletimi iade eder etmez koşarak okula dönüyorum. Hem sosyalleşiyoruz, hem de krep yapıyoruz. Çok eğlenceli geçiyor. Evet, artık dinlenme ile aramda hiçbir engel kalmadı!

Evde önce biraz uyuyorum sonrasında da The Fault In Our Stars'ı izliyorum. Kitap okuyorum ve kendime dinlenmek için biraz zaman tanıyorum. Akşam yemeği yemiyorum, çünkü krepler sağolsun fazlasıyla tokum. Gayet güzel bir gün oluyor. Yazması kısa ama yaşaması güzel... Yarına!

Korkutucu, İlginç, Tehlikeli ve Güzel

Başlığımdaki sıfatların -zarf da olabilirler biliyorum- nasıl beraber kullanıldığını merak ediyorsanız öğrenmek üzeresiniz. Normal bir sabah ve çoğu kişi için normal devam eden bir gün -benim dışımda. Neden normal devam etmedi?

Öncelikle bugün bir şeyler yapmak istedim, yani gezi türevi bir şey. Bu nedenle en yakın olasılık olarak yapmaya başladığım ama bitiremediğim Bouzigues, Loupian, Meze turu aklıma geldi. Cidden bu üç şehri görmek istiyordum. Bu nedenle haritamı çıkardım ve kendime bir yol planı belirledim...

Saat üçte okuldan çıkar çıkmaz gidip bir bisiklet kiraladım. Ardından da doğruca trene. Saat 3.50'de trene bindim, 4.10 civarı Sete'te idim. Sete'ten Meze'e 4.25 civarı otobüse atladım ve sonunda saat 5 olmadan Meze'de idim -turuma uzaklık bakımından en uzak yerden başladım ki, sadece geri dönüş yapayım. Meze'de ilk iş olarak gitmek istediğim 3 küçük kasabanın haritasını bulmak adına Tourist Information'a gittim. Şansıma da üçünü de buldum.

Meze iki limanı, güzel plajları olan tamamiyle tarihi bir kasaba, ayrıca da mükemmel! Cidden yaşlanınca bu tür bir yerde yaşayabileceğimi söylemeliyim. Ardından bisiklet yollarını kullanarak Loupian'a varıyorum. Loupian'ın denize kıyısı olmasa da çok tarihi ve küçük bir kasaba, hatta Meze'den bile küçük. Su içmek için çeşme ararken bir bayanla karşılaşıyorum ve bana şehri gezdiriyor. En önemli yapısı çok özel bir inşa stili olan kilisesi. Her şeyi gördüğüme emin olduktan sonra tekrar bisiklet yollarını kullanarak Bouzigues'e gidiyorum. Bouzigues çok güzel bir balıkçı kasabası, pek tarihi değil ama tarihe de ihtiyacı yok. Birçok restoran var ve onlarda yemesem bile kokulardan yemeklerin mükemmel olduğunu anlayabiliyorum, ayrıca denizin üzerinde istiridyelerin kafeslerini görebiliyorsunuz ki bu da mükemmel bir görüntü oluşturuyor. Limanı Meze'den bile daha büyük ve mükemmel bir denizi var. Güneşin kısmi batışını burada izliyorum ve tek kelime ile mükemmel.

Eve dönme zamanı... Yol uzun -sonradan farkettim! Başlangıçta bisiklet yolları var. Bir koy olan Etang de Thau'nun üstünden geçiyorum. Üstünden derken mecazi olarak değil. Bir köprü inşa etmişler ve iki yanımda da koy var ayrıca da bir yanımda orman. Mükemmel bir manzara ve atmosfer. Böcekler biraz yüzüme yapışıyor ama katlanmaya değer. Montpellier'ye dümdüz giden yolu buluyorum. Yaklaşık 20 kilometrem var. Başta hava karanlık değil ama sonra bir anda kararıyor. Işığımı çalıştırmaya çalışıyorum ama çalışmıyor. Ben de başka çarem olmadığından böyle devam ediyorum. Montpellier'ye 13 kilometre kalana kadar problem yok, her şey yolunda gidiyor. Yolumu tam olarak göremesem bile... ama o an bir araba karşı şeritten son hız geliyor -sanırım sadece arabaya denemek için. O kadar korkuyorum ki dengemi kaybediyorum; toparlamaya çalışıyorum, toparlayamıyorum. İşte o an takla atıp kendimi yerde buluyorum. Gerçekten kaskım olmasına minnettarım çünkü saatimin bile kayışı kopuyor kim bilir başıma ne olurdu. Bir an için kolum kırıldı zannediyorum, çünkü his yok. Kendimi toparlıyorum, saatimi yerden alıyorum ve tam bisiklete binecekken bana doğru feneriyle gelen sonradan adının Mousin olduğunu öğreneceğim bir adam bana doğru yaklaşıyor.

Öldüğümü sandığını söylüyor ve arabasına kadar arkamdan fener ile geleceğini sonrasında da arabasını arkamda süreceğini söylüyor. Ben de hem şokun etkisiyle, hem de yapacak daha iyi bir şeyimin olmadığı düşüncesiyle tamam diyorum. Arabasının yanına gittiğimizde karısı ve üç çocuğunu görüyorum. Tatilden dönmektelermiş -Toulouse. Bu nedenle iki arabaları var. Eşi bisikleti arabaya koyup beni de Montpellier'ye kadar götüreceklerini söylüyor. Bu halde bisiklet kullanamayacağımı belirtiyor. Tamam diyorum. Önce Saussan'daki evlerine uğruyoruz. Kanayan koluma pansuman yapıyor. Sonra da Monsieur Mousin beni eve kadar bırakıyor.

Madam Fournel'e kadar benimle geliyor. Sanırım bu yıl Fransa'da birkaç genç evden kaçmış ve bu nedenle benim de evden kaçtığımı düşünmüşler, bu nedenle eve gittiğime emin olmak istemişler. Zaten bana da jandarmaya mı yoksa kaldığın eve mi gitmek istersin diye sordu, ben de tabi ki Madam Fournel'i tercih ettim.

Madam Fournel oldukça korkmuş, hatta polisi aramayı düşünmüş. Sonrasında bir daha gece bisiklet kullanmayacağım konusunda karar verdik. Zaten ben de havanın bu kadar erken karardığını bilseydim bisiklet kullanmazdım. Ben Paris'teki gibi havanın 11'de karardığını düşünmüştüm. Neyse olan oldu, sanırım güzel de bir ders oldu. sonuç olarak bir yoğurt yiyorum, ardından da doğruca uyumaya gidiyorum.

İşte şimdi başlığın anlamını anladınız. Hem mükemmel hem de iğrenç bir gündü, insanın yaşamın değerini anladığı bir gün! Umarım sizin de güzel bir ders almanız için böyle bir güne ihtiyacınız olmaz! Görüşmek üzere! Yarına!

Mutlu bir Pazartesi!

Merhabalar -belki her konuşmaya merhabalar diye başlamam biraz sinir bozucu ama sonuç olarak insanları selamlamak hoşuma gidiyor.

Öncelikle çok olağan dışı bir gün değil, sadece hafta sonu dolayısı ile biraz yorgunum. Bu nedenle sabah okula giderken öğleden sonra evde kalıp dinlenmeye karar veriyorum -yapamadı! Öğle yemeğine arkadaşlarla gidiyoruz. Öğleden sonra kursum değişmiş, bu nedenle bir hayli mutluyum. Delf sınavı için egzersiz yapıyoruz ki bu benim için bir hayli gerekli -Anne Marie.

Eve gitmek için okuldan çıktığımda arkadaşım Stephanie ile karşılaşıyorum. Bana hayvanat bahçesine gittiklerini ve gelmeyi isteyip istemediğimi soruyor. Ben de her zaman dinlenebilirim diye düşünerek evet diyorum. Eve gidip fotoğraf makinemi aldıktan sonra beraber hayvanat bahçesine gitmek için tramvaya biniyoruz. Tramvaydan inip otobüse biniyoruz ve yaklaşık 5 dakika sonra hayvanat bahçesindeyiz.

Neredeyse tüm hayvanlar uyuyor ama ayı,  hipopotam ve zürafayı görmeyi başarıyoruz. Yaklaşık iki saat güneş ve sıcak altında yürüdükten sonra geri dönmeye karar veriyoruz. Aynı şekilde dönüyoruz ve arkadaşlarıma veda ediyorum.

Yemeğimizi yedikten sonra arkadaşlarım bir şey yapmayı öneriyorlar. Ben de Tabea ile konuşuyorum ve dışarı çıkıyoruz. Önce dans pisti olan Australian Bar'a gidiyoruz ama beni kimliğim olmadığından içeri almıyorlar -kimliğim olsaydı da reşit olmadığımdan almayacaklardı! Beraber olduğum grup da biz olmayınca içeri girmiyor.

Öyle cadde üzerindeki bir bara gidiyoruz, onlar bira içiyorlar. Maalesef hepsi Almanca konuşabiliyor ve bu nedenle Almanca konuşuyorlar ben bir şey anlamıyorum bu nedenle biraz kızgın olarak eve dönüyorum. Evde biraz günü tekrar edip yatıyorum. Ne olursa olsun güzel bir gündü! Her zamanki gibi biterecek olursam Yarına!


Posted via Blogaway

31 Ağustos 2014 Pazar

Dopdolu Bir Pazar!

Merhabalar! Bu pazarda geçen pazarın günlüğünü yazmam sanırım sorumsuz olduğumu gösteriyor. Ama emin olun önceden de açıkladığım gibi zaman bulamamamdan... Şimdi pazarım cidden dopdolu! Sete'e gitmek istiyorum ama aynı zamanda Frontignan'dan Sete'e, Sete'ten Meze'e, Meze'den Loupian'a, Loupian'dan Bouzigues'e ve son olarak da Bouzigues'den Balaruc de Vieux'ye... Gördüğünüz gibi program birazcık dolu ama şunu da söylemeliyim ki yapamadım! Yine de günüm gayet güzel geçti.

Sabah ne çok erken ne de çok geç uyandım, çünkü bildiğiniz gibi bir planım yoktu -bu planı sonradan oluşturdum. Bilgisayarın başına geçtim ve bir plan oluşturdum. Yukarıda gördüğünüz plan için bisiklet kiralanması şart... En azından bir günde yapmak istiyorsanız ve daha ehliyetiniz bile yoksa! Bisikletçi 10'da açılıyor diye biliyorum, bu nedenle tüm hazırlıklarımı yaptıktan sonra evden 10'a doğru çıkıyorum. Bisikletçiye gittiğimde hayal kırıklığına uğruyorum çünkü saat 12'de açılacakmış! O kadar zamanım olmadığına karar verip, önceden kararlaştırdığım turu tren ve otobüs yardımıyla yapmaya karar veriyorum, zaten her halükarda Frontignan'a kadar trenle gidecektim!

Trende kitap okuyorum ve şunu söyleyebilirim ki biraz kalabalık. Frontignan'a varır varmaz Tourism Information'ı arıyorum. Hızlı sayılabilecek bir sürede de bulduğumu söylemeliyim. Şehrin en büyük yapısı olan kilise ayin sebebiyle kapalı ama onun dışındaki her şeyi görüyorum. Kiliseyi de dışarıdan tabi ki. Sonrasında da bir pazara gitmeye karar veriyorum, aslına bakarsanız bit pazarı. Hatırı sayılır derecede yürüdükten sonra bir pazarına varıyorum. Çok mükemmel olduğu söylenemez ama iyi tarafından bakarsak yolda incir ağacı buldum. Bu nedenle hem kuru hem de yaş incir yeme fırsatım oldu! Türkiye'de de annemlerin incir toplamakta oldukları göz önünde bulundurulacak olursa güzel bir tesadüf! Hemen geri dönüyorum, çünkü tren saatte bir geliyor ve daha fazla geç kalmak istemiyorum. Yaklaşık 7 dakika içinde Sete'teyiz.

Sete'te de ilk yaptığım şey Tourism Information aramak oluyor. Ararken festival olduğunu öğreniyorum. Daha doğrusu kayık üzerinde dövüş oyunu, ama o kadar çok insan ve aksiyon var ki bir festival olarak anılıyor. Yine de önce Tourism Information'a gitmeye karar veriyorum. Bana şehrin haritasını veriyorlar, dolaşabileceğim yerleri anlatıyorlar. Maalesef Meze'e gitme imkanım yok ama Balaruc de Vieux'yü görebileceğimi öğreniyorum. Otobüs saatlerini veriyorlar. Öncelikle gidip Jeuts olarak isimlendirdikleri kayık dövüşünü izliyorum. Bu arada da bando takımı çalıyor. Sonrasında sonraki otobüse yetişmek istediğimden kalkıyorum. Gara gitmeden biraz zamanım var, bu nedenle denizi tümüyle görebileceğim bir Panaroma noktası olan Pointe Courte'a gidiyorum. Çok şirin evleri ve güzel deniziyle beni etkilemeyi başarıyor!

Garda olmam gerekenden 15 dakika önce oluyorum ama bu süreci annemlerle konuşmak için kullanıyorum. Balaruc de Vieux ile Balaruc les Bains arasında hangisine gitmem gerektiği ile ilgili kocaman bir karmaşa yaşıyorum ama sonrasında önceden de karar verdiğim gibi Balaruc de Vieux'ye gidiyorum.

Balaruc de Vieux'de yaklaşık 1 saatim var. Kalenin üzerine kurulmuş Etang de Thau'yu gören küçük bir köy ama bu mükemmel olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İçi tarih dışı doğa! Tanıştığım bir bayan bana nereleri görebileceğimi söylüyor. Haritam olmasına rağmen çok faydası dokunuyor. Tüm şehri güzelcene geziyorum. Kilisede yer alan resimler özellikle ilgimi çekiyor. Otobüs gelmeden yaklaşık 5 dakika önce istasyona gidiyorum.

Dönüşü gelişinden hızlı oldu, çünkü hiçbir yere uğramadık.

Sete'te görülecek önemli bir yer daha kaldı: Mont St. Clair. 169 metre yüksekliğinde olan bu yapıya tırmanıyorum. Tırmanmadan da birkaç kilise görmeyi unutmuyorum tabi ki... Tırmanış zorlayıcı ve yorucu geçiyor ama şunu söylemeliyim ki o manzara her şeye değer. Diğer taraftan inmeye karar veriyorum çünkü Chateau Vert yazılmış bir kısım görüyorum ve şato ile gezebilirim diye düşünüyorum. İnmek kolay diye düşünülebilir ama o kadar fazla kayboluyorum ki! Anlayacağanız Chateau Vert'in bir şato değilde sadece bir bölge olduğunu zor yoldan öğreniyorum. Sonuçta bir arabayı gara nasıl gitmek için durduruyorum ve arabadaki 3 çocuklu bayan beni gara bırakacağını söylüyor. Ben de biraz şüphe de olsa trene yetişmem gerektiğinden kabul ediyorum. Maalesef yolun üzerinde gemilerin geçmeleri için köprü kalkmış bu nedenle yürüyerek gitmem bir mesafeden sonra çok daha mantıklı.

Arabadan bayana çok teşekkür ederek iniyorum. Koşarak gara gitmeye başlıyorum. Tren kalkmadan 5 dakika önce garda olmayı başarıyorum. Biletimi alıyorum ve treni bekliyorum. Bu sırada bir Fransız kardeşinin Montpellier'yi bilmediğini bu nedenle ona bagajlarıyla ve nerede inmesiyle ilgili yardım edip edemeyeceğimi soruyor. Ben de edebileceğimi söylüyorum. Yardım edeceğim bayanın iki çocuğu bir bavulu ve bir de puseti var. Sadece bavulu indirip bindiriyorum ve hangi istasyonda inmesi gerektiğini söylüyorum.

Eve geldiğimde tüm hafta sonunun yorgunluğu ile birlikte biraz kitap okuyup hemen uyumaya koyuluyorum.

Genel olarak ilk haftamın ve özellikle haftasonumun mükemmel geçtiğini söyleyebilirim. En kısa zamana!

29 Ağustos 2014 Cuma

Uzun Bir Yol ve Birçok Efor

Evet anlatacağım gün uzun ve güzel... Hem de her şeyi ile! Öncelikle sabah saat 5'te kalkıyorum çünkü trenim saat 6'da! Ama alışık olduğumdan bir problem yok. Her şeyimi toparlıyorum ve bir şey unutmadığıma emin olduktan sonra evi terk ediyorum. Bisikletimi alıyorum ve gayet hızlı sayılabilecek bir şekilde tren garındayım -2 dakika. Biletimi makineden çıktı alıyorum ve annemlerle mesajlaşıyorum. Trenim Marsilya treni ama ben ilk durağım olarak Tarascon'da ineceğim. Trene biniyorum. Doğru tren olup olmadığını bulmak için birine soruyorum ve trenin hiç durmadan Marsilya'ya gideceğini söylüyor. Bir an şok geçiriyorum, bana nereye gittiğimi soruyor ve Tarascon dediğimde oraya gittiğini söylüyor. Hiç durmadan derken aktarmasızı kastetmiş!

Tarascon'da gardan indiğim anda şehirde gezilebilecek yerlerin yer aldığı bir harita buluyorum. Ona göre şehir turumu yapmaya kararlıyım. Aslında bugün Tarascon'da Ortaçağ festivali varmış ama ben maalesef katılamayacağım, çünkü başlamadan ayrılıyorum. Tarascon'da birçok görülecek yapı var -en büyüğü kalesi. Bütün her şeyi tamamiyle gördüğümü söyleyebilirim, en azından listede yer alan! Köprüyü geçerek Beaucaire'e ulaşıyorum. Bu arada Tarascon'u gezmek bisikletle bir saatimi aldı!

Beaucaire daha büyük bir şehir. Burada da şehrin bir haritasını buluyorum -biraz zor oluyor- ve dolaşmaya başlıyorum. Beaucaire'in daha da büyük bir kalesi var ve çıkmak için tırmanmak gerekiyor. İçine girmesem de tırmanıyorum -açık değildi. Beaucaire ve Tarascon'dan cidden çok hoş hoşlandığımı belirterek buralardan ayrılma zamanı! Programıma uygun gidiyorum, saat 10.30... Tourism Information'a uğrayıp yolun güvenli olup olmadığını öğrendim -güvenliymiş. Yol ciddi anlamda çok güzel, nehirin ve ormanın kenarından, bazen de içinden geçiyorum. Ciddi anlamda çok eğlenceli, güzel bir rüzgar ve güzel bir güneş var. İlginç bir şey gibi gelebilir ama bisiklet kullanırken çoğu zaman uçuyormuş gibi hissediyorum!

Pont du Gard'a tabelalar yardımıyla varıyorum. Yolda kendime nektarin alıyorum. Pont du Gard cidden çok güzel. Doğası olsun, nehir olsun, köprü olsun... Her şeyiyle! Köprü dünyanın en büyük köprüsü ve gerçekten yaşına da bakılırsa insanı hayretler içinde bırakıyor. Maalesef nehirde yüzmesem de köprüye tırmanarak mükemmel bir zaman geçiriyorum sonra da bisikletimi alarak Uzes'e doğru yol alıyorum. Uzes biraz uzak ama sonuçta ulaşmayı başarıyorum. Yolda gördüğüm bir şarap mahzeninden ikisi kırmızı -annemler- biri beyaz -misafir ailem- için şarap alıyorum. Şunu da eklemeyi unutmadan bisiklet kullanırken şarapları sırtında taşımak çok zor!

Evet Uzes demişken Uzes şaraplarıyla ve Haribo Müzesiyle ünlü. Ben müzeye şehir daha çok ilgimi çektiğinden girmedim. Şehire varabilmek için bisikletle birçok yokuş çıktıktan sonra bu küçük, mükemmel atmosferli ve bir hayli tarihi şehre vardım. Tourism Information'dan gezilecek yerlerin listesini aldıktan sonra bisikletimi kilitleyip gezmeye başladım. Bulduğum güzel bir dondurmacıdan 3 top dondurma aldım -kahve, çikolatalı kurabiye ve brownie. Güneşte bir bisiklet kullanmak, bir dondurma yemek! Uzes'den Nimes'e otobüs olduğunu öğrendim ve Nimes'e otobüsle gitmeye karar verdim. Çünkü bildiğiniz gibi bisiklet kiralık olduğundan akşam iade etmem gerekiyor ve bisiklet kullanırsam yetişebilir miyim bilmiyorum. Uzes'te iki saat geçirdim, çünkü bu küçük şehri tamamı ile keşfetmek göründüğünden daha zor! Otobüste 2 Fransız bayan ile konuşuyorum. Nimes'e çabucak varıyoruz. Biletimi alıyorum ve treni beklemeye başlıyorum, çünkü saat 6 oldu bile. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadan geçiyor zaman! Trene biniyorum, yolculuk yaklaşık 20 dakika sürüyor.

Bisikleti 6.40'ta bırakıyorum, yani mağaza kapanmadan tam 20 dakika önce -hep çok dakik oldum. Maalesef anladığınız üzere turumda planladığım gibi gitmeyen tek şey Nimes'i görememem oldu ama yine de mükemmel bir zaman geçirdim. Ayrıca da bir öğleden sonra trene atlayıp Nimes'e gideceğime eminim! En çok ilgimi çeken şehir Uzes olmasına rağmen hepsi birbirinden güzeldi!

Yemeğe yetiştiğime de sevinçliyim. Aşırı yorgun olduğumu farkediyorum! Aslında Tabea ile bir şeyler yapmaya sözleşiyoruz ama odama gittiğim an uyuya kalıyorum -tabi saati kurmayı unutmadan, nasıl uyuya kalmaksa! Mükemmel bir günün tatlı yorgunluğu sadece güzel bir uykuyla daha da güzelleşiyor! En kötüsü böyle olsun!

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Gerçek veya Sahte

Neden bu başlığı koyduğumu hiç sormayın, çünkü benim bile bir fikrim yok... Şimdi konumuza gelecek olursak. Anlatacağım gün güzel bir cuma olacak. Sizin de beğeneceğinizi umuyorum!

Dün söylediğim gibi ata binme turuna kaydoldum. Detaylara girmek gerekirse Camargue'de. Sabah güzel geçiyor -her zamanki gibi. Öğle arasında biraz arkadaşlarımla takılıyorum, sonrasında ise turun başlamasına bir saat kala turun başlayacağı yere gidiyorum. Tedbirli olmakta fayda var!

Önce otobüsün nerede olduğunu anlayamasam da, benimle aynı sınıfta olan arkadaşım Isabella geliyor ve önceden bir tur yaptığından bana otobüsün yerini gösteriyor. Anlaşılan aynı otobüsle iki tur yapılacakmış: Aigues-Morte ve bizim katılacağımız at üzerinde Camargue turu. Tur rehberimiz at seansının ne zaman başladığını bilmediğini ama sonra başlayacaksa bizi plaja bırakıp, 1 saat sonra alıp ata götüreceğini söylüyor. Ben şehri diğer insanlarla görüp göremeyeceğimizi soruyorum. Beni kırmıyor ve onlarla gitmemize izin veriyor. Şansımıza küçük bir grubuz bu nedenle problem yaşamıyoruz.

Aigues-Morte Akdeniz'e açılan bir kapı görevi gördüğünden çok önemli bir konumda. Çevresi surlarla çevrili ve bir kalesi var. Öncelikle bu kaleyi görüyoruz -eskiden protestan kadınlar için hapishane olarak kullanılmış, suçları da protestan olmakmış. Gayet ilginç geçiyor. Sonra da çikolata ve kurabiye fabrikası olan La Coure Gourmande'ı görüyoruz. Birkaç ürünü tatıyoruz. 1 saatimizi doldurduğumuzdan ata gitmek için otobüse tekrar biniyoruz. Aslında yolun başında hiç trafik olmamasına rağmen, yolun sonuna geldiğimizde köprünün kalkmakta olduğunu görüyoruz -altından iki gemi geçecekmiş. 5 dakika civarı bekledikten sonra köprü geri kapanıyor. Sonuç olarak toplam 3 dakika geç kalmamıza rağmen hiç geç kalmamış gibi biniş yerine ulaşıyoruz.

Oranın sahibi olan bayan bana kaç yıldır ata bindiğimi soruyor, yaklaşık 5 diyorum. Bana en uygun atın en büyüğü olacağına karar  veriyor. Atım Camargue atı, bu nedenle bembeyaz. Gayet şirin bir at ve iyi anlaştığımızı düşünüyorum -adı Noble. Tek üzüldüğüm nokta makinemin düşme ihtimali nedeniyle makinemi yanıma alamamışım olmam ama neyse ki hafızalarım var. Tur çok güzel gidiyor. Suların içinden yürüyoruz, ormandan geçiyoruz. İstediğimiz hızda ve uzunlukta dörtnala biniyorum, bu nedenle çok mutluyum. Bu arada Camargue National Parc'ı anlatmak gerekirse boğa, tuz ve pembe renkli flamingoları ile ünlü -sudaki pembeleştiren algları yedikleri için doğduktan iç sene sonra pembe oluyorlarmış. Bu güzel tur için atıma teşekkür ediyorum ve bizi otobüsle alıyorlar. Şimdi de sırada plaj var!

Grande Motte plajı... Bu plaj biraz farklı. Doğal değil, her şey elle taşınmış ayrıca bir taraf bayanı bir taraf erkeği temsil ediyor ve ortada iki cinsiyetin birleştiği kocaman bir yapı var -binalar piramit şeklinde! Bunun dışında söyleyebileceğim ise havanın yüzmek için pek uygun olmadığı... Bunun yerine rüzgarın, kumun ve görüntünün tadını çıkıyorum. Tur rehberimiz boğa eti ve buraya özgü şarap almış. Onları tatıyorum... Tur rehberimizden bahsedeceksem de gördüğüm en iyi tur rehberi, tüm yolculuk boyunca Fransızca konuşuyoruz -Fransa'nın durumu hakkında.

Saat 6'da Montpellier'ye dönmek için yola çıkıyoruz. Yolculuğun başından beri aklıma takılan küçük bir problem var: Bisikletçi kaçta kapanıyor? Çünkü eğer bisikleti kiralayamazsam Cumartesi için yaptığım tur planı ve aldığım bilet iptal olur, ki bunun olmasını hiç istemem çünkü çok uğraştım. Bugün şansım yaver gidiyor olsa gerek, çünkü bisikletçiye kapanmadan yaklaşık 5 dakika önce varıyorum ve bisikletimi kiralıyorum -mavi. Önce Tourism Information'a yapacağım yolculuğun şehirlerini barındıran genel bir harita almak için uğruyorum. Sonra eve dönüyorum -bisikletimi şehrin merkezi olan Place de la Comedie'ye bıraktım, güvenli olduğundan emin değilim ama birçok insana sordum ve güvenli olduğunu söylediler. Evde Madam Fornel'e güvenli olup olmadığını sorduğumda ise eğer bisikleti orada bırakırsam sabaha bisiletimin kalmayacağını söylüyor!

Tabea ile yemek yiyoruz. Montpellier'de her Cuma akşamı yaz nedeniyle düzenlenen Les Estivals adlı bir etkinlik var. Şarap ve tapas tadım şenliği aynı zamanda da canlı müzik ve atraksiyonlar oluyor. Arkadaşlarımla 9.30'da buluşmak üzere anlaşmıştık ama Madam Fournel bilgisayarı ile ilgili yardım istedi ve ben de kıramadığımdan yaklaşık 15 dakika geciktim, bu nedenle orada olacaklarından emin değilim. Tabea ile beraber çıkıyoruz ve bisikletimi alıp onları aramaya koyuluyoruz, bulmamız da uzun sürmüyor. Bisikleti binanın içine koymam için biraz bekliyorlar sonra da beraber gezmeye koyuluyoruz. Önce 4-5 kişilik bir grup halinde gezsek de sonrasında 15 kişi haline geliyoruz. Tabea başka bir arkadaşıyla buluşmak için bizden ayrılıyor. Salsa müzik olan bir meydana gidip salsa yapıyoruz. Yani bu demek oluyor ki bana salsa öğretiyorlar! Çok eğlenceli geçiyor. Sonrasında herkes bir dikoteke gitmek istiyor. Ben de onlarla gidiyorum ama içeride 3 dakika kaldıktan sonra ortamı beğenmediğime karar verip eve dönüyorum.

Saat 12.00. Biraz uyumam gerek çünkü trenim 6'da! Bu da demek oluyor ki 5'te kalkmalıyım. Yoğun, güzel, eğlenceli bir gün oluyor. Bu nedenle aşırı mutluyum. Yarına!


25 Ağustos 2014 Pazartesi

Hep kaybolmak mı zorundayım?

Sanırım sabahı ve dersi anlatmama gerek yok. Öğle arası için Tourism Information'a gittim. Neden diye soracak olursanız hafta sonu yaklaşıyor ve yapacak bir şeyim yok! Ayrıca biliyorsunuz ki gezmeyi çok seviyorum bu nedenle Montpellier'de kalmak içime yatmaz. Evet Tourism Information'dan Güney Fransa'nın ve Montpellier'in haritasını alıyorum. Nereden bisiklet kiralayabileceğimi öğreniyorum. Bana birkaç şehir tavsiye ediyorlar...

1 aylık bisiklet kiralamak istediğimden gittiğim yer -Holiday Bikes- bisiklet almanın daha makul olacağını söylüyor. Cumartesi günü kesinlikle bisiklet süreceğime eminim bu nedenle yaklaşık 12 kilometre uzaklıkta olan plaja bisikletle giderek kendimi denemek istiyorum. Eve dönüyorum eşyalarımı hazırlıyorum ve Montpellier'de her bölgeden kiralayabileceğiniz sokaktaki bisikletlerden birini kiralıyorum. Biliyorum ki plaja gitmek için tramvay yolunu takip etmem yeterli. Çünkü hemen yanında bisiklet yolu da var ama maalesef tramvay yolları o kadar fazla ki yolumu kaybediyorum. Yolu tekrar bulabilmem yaklaşık 1 saat birçok da kilometre gerektiriyor. 

Yemek saati yaklaşıyor ve plaja gitmek için çok geç olacağını yolun 4'te üçünü katettikten sonra fark ediyorum. En azından alıştırma yapmış olmam güzel. Çabucak geri dönüyorum. Bisiklette kaç kilometre gittiğimi yazan sayaç 25 diyor. Bu nedenle mutluyum. Antrenman için bu kadar yeterli olsa gerek! Eve dönmeden Monoprix'ye uğruyorum, çünkü annemleri rahatlıkla arayabileceğim bir Sim Card alarak onları şaşırtmak istiyorum. Sonuçta Sim Card'ı bulabiliyorum -en azından öyle sanıyordum. Ardından alışveriş merkezindeki spor mağazasına giderek bisiklet bakıyorum ama maalesef istediğim koşullarda bir bisiklet yok.

Eve dönüyorum ve sim card'ı denemeye çalışıyorum -aslında sim card demek yanlış, bir şifre. Maalesef çalışmıyor, neden olduğunu araştırdığımda ise şifreyi yazabilmek için o şirketin Sim Card'ına sahip olmam gerektiğini anlıyorum. Koşarak en yakındaki bakkala gidiyorum. Gerçek Sim Card'ı da alıyorum. Sim Card'ı aktive etme süreci biraz sıkıntılı geçiyor, çünkü 18 yaşından büyük olmak gerek ama ben sadece 16 yaşındayım. Annem gibi davranmaya çalışsam da çağrı merkezindeki çalışan 18 yaşından küçük olduğumu anlıyor. Yine de bana yardım etme nezaketini gösteriyor bu nedenle memnunum.

Filme gideceğimiz akşamın bu akşam olduğunu hatırlıyorum. Yemek yiyoruz: Fransız yemeği olmasına rağmen adını bilmiyorum ama patlıcanlı bir tart -birçok şeyi daha barındırıyor ve mükemmel. Maalesef gitmek istediğimiz filmin yakın zamanda seansı yok -Aynı Yıldızın Altında. Bu nedenle komşuların savaşını anlatan şuan adını unuttuğum bir filme giriyoruz. Çok kolay olmamasına rağmen çoğunu anlamak beni mutlu ediyor ve komik film olmasından dolayı baya da eğleniyorum. Eve çok geç olmadan dönüyoruz. Yapmam gereken çok şey var: Nereye gidebileceğimi araştırmak! Sonuçta yaklaşık 10 küçük turu barındıran bir liste yapmayı başarıyorum. Turların çoğu bisiklet, tren ve otobüsü bir arada içeriyor. Nereye nasıl gideceğim, kaç kilometre olduğu, anlayacağınız her şey yazılı. Cumartesi için bisiklet kiralamamı gerektiren bir tur seçiyorum.

Bu arada söylemeyi unutmadan yarın için ata binme turuna kaydoldum -National Parc'ın içerisinde.

Sonuç olarak güzel ve yararlı bir gün oluyor. Darısı diğer günlere!

Normal Bir Çarşamba!

Merhabalar... Güzel normal ve dinlendirici bir çarşamba. Sabah güzel bir kahvaltı yapıyorum. Okula gidiyorum, dersler aynı. Öyle yemeğinde öylesine dolaşıyoruz. Akşam sinema gitmek isteyip istemediğimi soruyorlar. Aslında ne kadar istesem de Tabea ve Pilar ile gitmeye söz verdim bu nedenle hayır diyorum. Öğleden sonraki dersler biraz sıkıcı geçiyor. Dersten çıkar çıkmaz eve gidiyorum. Neden bilmiyorum ama çok yorgunum.

Güzel bir uyku çekiyorum, kalkınca biraz kitap okuyup biraz da ders çalışıyorum. Yemek hazır -salata, Fransız omleti! Masaya oturuyoruz ama bende hala uyku sersemliği var. Tabea yarın gitmek istediğini söylüyor ben de neden bilmem kabul ediyorum. Sonrasında odama gidiyorum biraz da kitap okuyorum, hafta sonu için biraz program yapıyorum. Sonra da hala yorgun olduğumu farkedip yatıyorum. Sonuç olarak dinlendirici bir gün oldu. Bu nedenle sevinçliyim!

Unutuldu!

Merhabalar, ne kadar yazmak için zaman bulmaya çalışsam da -yazmak istiyorum- bulamıyorum. Boş olduğum zamanlar neredeyse hiçbir zaman ya da telefonumu çıkaramayacağım yerler. Şimdi yarısı güzel yarısı iğrenç salımı anlatayım sizlere!

Sabah güzel bir kahvaltı yapıyorum. Sonrasında okula gidiyorum. Dersler biraz sessiz geçiyor. Neredeyse kimse konuşmuyor ama güzel yandan bakarsak çok fazla grammer öğrenebiliyoruz. Öğle yemeği için arkadaşlarla dolaşıyoruz. Benim cuma dışında her gün öğleden sonra da kursum var ve bu nedenle saat 13.00'da okula dönüyorum. Dersim Prisque'le ve bize dışarı çıkıp şehir turu yapmak isteyip istemediğimizi soruyor. Böyle bir fırsatı tabi ki kaçıramam -2. günümde şehri tanıma. Birçok yere gidiyoruz, Prisque'in çok iyi bir rehber olduğunu söyleyemem ama en azından artık şehirde yolumu bulabilirim. Kendim de daha fazla bilgiyle daha geniş bir tur yapıp size de anlatacağım bu nedenle meraka gerek yok! 15.00'da plaja gitmek için buluşuyoruz.

Evet! Bugünkü programımız plaj! Kulağa güzel geliyor. Bir küçük problem olmasaydı da güzel olabilirdi. Biletimi alıp trene biniyorum. Arkadaşlarımla gitmeye başlıyoruz. Kontrol görevlileri trene geliyor. Biletimi veriyorum. Beni dışarı çağırıyorlar. Biletim geçersizmiş! Neden diyorum okumadın diyorlar. Halbuki okuttum ama makine okumamış, tekrar okutmam gerekiyormuş. Okumadığını bilmiyordum! Anlatıyorum anlamıyorlar, sonuç olarak ceza ödüyorum -bileti aldığım halde! Eve geri dönüyorum çünkü ciddi anlamda üzgünüm. Haketmediğim halde ceza yedim. Biraz annemlerle konuşuyorum. Bana destek oluyorlar -zaten ne zaman istesem yanımdalar. Plaja gidip eğlenmemi söylüyorlar.

Tekrar yola koyuluyorum. Önce tramvay sonra otobüs. Eveeet! Plajdayım. Cidden kumu da denizi de güzel. Yaklaşık iki saat yürüyorum, biraz denize giriyorum. Geri döndüğümde yemek hazır. Hemen masaya oturuyoruz -yemek: kızarmış eritilmiş peynirli makarna üzerine ızgara pirzola ve salata. Tabea ile konuşurken ne yapacağımı soruyor ben de hiçbir şey diyorum. Istiyorsam onunla ve arkadaşlarıyla çıkabileceğimi söylüyor. Ben de olur diyorum.

Arkadaşı Pilar -İspanyol. Onun da bir arkadaşı gelmiş. Cafeye oturuyoruz ve ben maden suyu içiyorum. Sonrasında meydanda birkaç gösteri seyrediyoruz. Nehre yürüyoruz, 12'ye doğru da eve dönüyoruz. Çok güzel bir gece oluyor ve yaşadığım kötü olayı da unutuyorum.

Artık bugün 3 günü daha yazmaya çalışacağım! Görüşmek üzere.

21 Ağustos 2014 Perşembe

Guzel bir başlangıcın guzel bir bitişi olacağını umut ediyorum!

Evet bugün pazartesi, okul heyecanı, tanışma heyecanı, acaba arkadaş bulabilecek miyim endişesi, merak ve daha saymadığım bir çok duygu ve düşünce...

Sabah erken kalkıyorum, çünkü okulun ilk günü 8'e doğru okulda olmak istiyorum. Sabah kahvaltıda Madam Fournel peynir, kruvasan, portakal suyu, kuru kayısı ve sütlaç hazırlamış. Kahvemi içerken yemeğimi yiyorum. Şunu soylemeliyim ki şuana kadar gördüğüm kadarıyla Madam Fournel sahip olup olunabilecek en iyi misafir aile! O kadar yardımsever ve şirin ki!

Okulun önünde benim dışımda bir kişi var. Herhalde ikimiz de okulun açık olmadığını varsaydığımızdan kapıyı çalmıyoruz. Okulun öğretmenlerinden benim öğretmenim olan Mariellene geliyor ve neden kapıyı çalmadığımızı soruyor. Beraber yukarı çıkıyoruz. Evde bir şey unuttuğumu farkedince hemen eve dönüyorum. Geri geliyorum ama sınıfım belli değil. Testimi önceden teslim almaları gerekiyormuş...

Sekreteryadaki bayan beni kuvvetle muhtemel üst sınıfa alacağını soyleyip bir sınıfa bırakıyor. Sınıfın benim için çok kolay olduğunu farketmem bir kaç dakikamı alıyor ve sınıfımı değiştiriyorum. Önceden de söylediğim gibi öğretmenim Mariellene. Biraz yaşlı ama problem olmuyor. Insanlarla da çabuk kaynaşıyorum. Ders güzel geçiyor.

Öğle arasında sınıf arkadaşlarım ve birkaç farklı arkadaşla yemeğe gidiyoruz. Ben bu güzel kahvaltıdan sonra çok tokum ama biraz geziniyorum. Onları tanıma fırsatı buluyorum.

Öğleden sonraki dersim sabahki ilk sınıfımdaki öğretmen ile. Adı Prisque imiş. Esprituel biri. Genel olarak konuşuyoruz.

Dersten sonra Tıp Fakültesi -Fransa'daki en eski Tıp Fakültesi- 'ne gitmeye karar veriyoruz, çünkü anatomi üzerine bir sergi varmış. Maalesef Fakülte kapalıydı. Sonrasında artık! Şehirde biraz tur atıyoruz. Arkadaşım Andrew ile evine yürüyorum. Evinde Alman bir kız da yaşıyor. Üçümüz öyle mutfak masasına oturup muhabbet ediyoruz. Sonrasında Andrew benimle eve yürüyor. Çok tehlikeli bir yer olmasa da, başka biriyle olmakta fayda var.

Yemek 7.30'da. Ben de 7.20'de evdeyim. Galiba Madam Fournel aşçı! Giriş yemeği olarak Tabulet, sonrasında patates püresi üzerinde pirzola yiyoruz. Ikisi de birbirinden güzel. Tatlı olarak da armut var. Çok yemiş gibi hissettiğim için koşuya çıkmaya karar veriyorum. Tabea da benimle gelmek istiyor. Beraber yaklaşık yarım saat koşuyoruz. Sonrasında da daha yürüyüş ve muhabbet. Eve döndüğümde bir hayli yorgunum. Biraz kitap okuyup yatıyorum!

Güzel başlangıçlar, güzel bitişler!


Posted via Blogaway

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Geleli 3 gün oldu...

Geleli 3 gün oldu! Burası neresi diye düşünüyorsanız: Güney Fransa, Montpellier (güzellik ve hırsızlar şehri -neyse ki gelmeden önce biliyordum) Şimdi tabi ki de yazmaya ilk günden başlayacağım ve umuyorum ki programıma yetişebilir. Şuana kadar yazamadım çünkü inanın bana küçük bir zaman dilimi bile bulamadım. Evet yolculuk gününden, pazar gününden başlamak gerekirse:

Sabah 4.30 annemler için değilse de benim için uyanış saati -onlar daha erken uyandı. Bu sefer İstanbul'a onlar beni bırakacaklar. Çünkü ne feribot var ne otobüs. ve Yine çünkü Atatürk Havalimanı. Hiç uykum yok ve yol boyu konuşuyoruz. Eskicilerden feribota bindikten sonra İstanbul ve havalimanına ulaşmak için şehri boydan boya geçmemiz gerekiyor. Bu arada unutmadan söyleyeyim yeni bir fotoğraf makinesi-kamera aldım ve bu nedenle her fırsat bulduğumda fotoğraf çekiyorum.

Atatürk havalimanına geldiğimizde saat 8.00. Oysa ki biz daha çok 9.00 gibi gelmeyi düşünmüştük, çünkü uçağım 11.50'de. Bir duygu yoğunluğuyla kucaklaşıp ayrılıyoruz -çaktırmayın gözlerim doluyor. İçeri giriyorum. Check-in 10.00'da başlıyor, zaman bol, okunacak kitap çok. Okumaya başlıyorum. 2 gün önce izlediğim filmini 2. kitabı Insurgent. Bir hayli yol kat ediyorum ve kapılar açılıyor. Anlaşılan biletim bagajlı değil bu nedenle bagaj hakkı satın alıyorum. El bagajımı da alıyorlar. Bu sefer 2 bagajla gidiyorum çünkü, annemlere getirmek istediğim çok şey var. İçeri girip Finans Bank'ın Lounge'ına giriyorum. Yaklaşık 1 saat boyunca orada bekleyip biraz da dinlendikten sonra uçağım havalimanının öbür ucundaki kapıdan kalkacağından yürümeye başlıyorum -222 numaralı kapı.

Bu sefer uçak Air-France. Koltuk numaram 15D. Kalkmadan önce annemlerle ve anneannemlerle konuşuyoruz. Uçak yaklaşık 15 dakika rötarla kalkıyor. Hedef Marsilya -yani şimdilik! Çoğunlukla müzik dinleyip uyuyorum. Arada tavuk ve salatayı barındıran bir yemek geliyor. Marsilya Havalimanına oranın saatiyle 14.15'te varıyorum. Anlayacağınız yolculuk 3 saat 10 dakika sürdü. Bagajlarımı çabucak alıp önceden bilet aldığım Shuttle Bus'a yöneliyorum. Bu Shuttle Bus Tren Garına gitmek için, çünkü son durağım olan Montpellier'ye trenle gideceğim.

Trenim 18.18'de. Biraz beklesem de bu arayı piyano çalıp, kitap okuyarak değerlendiriyorum; yani kısaca sıkılmıyorum. Tren Montpellier'den önce birçok kasabada duruyor. İndiğimde saat 20.15. Yürüyerek eve doğru yola koyuluyorum. Evim gayet yakın. Ev sahibimin benimle kalacak diğer kız olan Tabea'yı havalimanından almaya gittiğini düşünerek, küçük bir şehir turu yapmaya karar veriyorum. Bu küçük şehir turu ise sadece Place de Comedie'yi kapsıyor -evimin hemen yanı. Bu arada gelirken okulumu da gördüm.

Saat 9.00 gibi evin önüne tekrar geliyorum. Şansıma Madam Fournel -ev sahibim- daha evden çıkmamış. Çok seviniyorum. Beni eve bırakıyor, odamı gösteriyor. Ev çok büyük ve antikalarla dolu. Şehrin tam olarak göbeğinde ve şuana kadar evimden de ev sahibimden de çok memnunum. Duş alıyorum, yerleşiyorum. Ben bunları bitirdiğimde Madam Fournel de Tabea ile dönmüş oluyor. Tabea şirin bir kız. Madam Fournel iyi geceler diliyor. 10 dakika sonra kapım çalınıyor: Tabea. Konuşmak istemiş. Tabi ki ben de memnuniyetle konuşuyorum.

Saat 12'ye doğru Tabea ayrılıyor. Okul için yapmam gereken testi tamamlayıp, biraz kitap okuyup, yatıyorum. Çok da güzel uyuduğumu söyleyebilirim. En kısa zamanda yeni yazımda...

25 Temmuz 2014 Cuma

Darısı sizin başınıza!

Evet bu okuldaki son günüm... Biraz üzücü, daha çok sevindirici! Yanlış anlaşılmasın, kaldığım süre boyunca aşırı zevk aldım ama annemleri özlediğimi de söylemeden edemeyeceğim.

Franc ile son güne yakışır güzel bir ders yapıyoruz. Öğle arası çabuk geliyor. Sertifikaları alıp, herkese veda etme zamanı! Müdürüm Emilie ile konuşuyoruz.  Hoşnut kalmadığım şeyleri söylüyorum, aynı zamanda da bir değerlendirme formu yazıyorum. Emilie hoşnut olmadığım konular konusunda bana hak veriyor.

Belki hatırlarsınız. Geçen hafta perşembe günü TCF sınavına girmiştim. Sınav sonucum beni büyük bir mutluluğa boğuyor, çünkü seviyem B2! Cidden beklemiyordum. Öğle arası boyunca kafeteryada oturuyorum.

Bugün bildiğinizi düşündüğüm üzere kültür günü. Bu nedenle dışarı çıkıyoruz, tabi ki Lillianne ile. Önce Notre Dame' ın bulunduğu L'Ile de la Cite'yi görüp -daha önceden görmüş olmama rağmen, Lillianne ile rehberli tur gibi oluyor- sonrasında da Parisliler hakkında bir sergiye gitmeyi planlıyoruz. Metronun Saint Michelle durağında iniyoruz. Ben bu arada durmaksızın Lillianne ile muhabbet ediyorum. Bize Fontain Saint Michelle' in tarihini anlatıyor. Sonrasında Saint Chapelle hakkında konuşuyoruz. Düşkünler evine gidiyoruz -eski bir hastahane-, Zero Point'e geliyoruz, Notre Dame ve yolları hakkında konuşuyoruz, sonrasında Paris' te bir ay için hazırlanan yapay plajı görüp Hotel de Ville'deki sergiye gidiyoruz. Maalesef istediğimiz sergi geçen hafta kapanmış ama bunun yerine 2. Dünya Savaşı ile ilgili bir sergi varmış. Sergiden çok Hotel de Ville'in içi ilgimi çekse de sergiyi de beğenmediğim söylenemez.

Maalesef turumuz burada noktalanıyor. Okula yürüyerek dönmeyi tercih ediyoruz. Okula döndüğümde ilk iş online-checkin' imi yapıyorum. Sonrasında biraz çalışıp babama peynir almaya çıkıyorum. Babama Roqurfort ve Danish Blue alıyorum -umarım beğenir.

Eve dönüyorum. Bavulum hazır ama birkaç rötuşa ihtiyacı var. Annemlerle skype yapıyoruz. Kadın anahtarlarını çaldırdığım için benden para talep etmişti. Bu parayı ödüyorum. Sonra ev arkadaşım Cian ile süpermarkete gidiyoruz -kestane macunu alması gerekiyormuş. Eve gelip bavulumun rötuşunu tamamlıyorum. Duşa giriyorum. Çantamı hazırlıyorum. Yalan söylemeyeyim 10 şarap ve babamın kahve koleksiyonunu bagaja sığdırmak bir hayli emek istiyor.

Evet bu bir son, ama klişe bir şekilde sonun yeni bir başlangıcı... Bu gezi ile ilgili yazmak istediğim birkaç anım daha var... Acısıyla tatlısıyla, bazen zorluklarıyla; bana hem Fransızca hem de hayat açısından çok fazla ders veren bir süreç geçirdim -tam olarak tatil diyemem.  Darısı sizin başınıza!


Posted via Blogaway

Fotoğraf!

Merhabalar! Güzel ve canlı bir perşembe başlıyor! Paris' teki şuan için son perşembem! Sabah normal olarak okula geliyorum. Tiyatro dersim var. Normal olarak çok konuşuyorum ve normal olarak ders hızlı geçiyor.

Öğle arasında önceden gidip görmediğim Cimitiere Pere La Chase'i görmeye karar veriyorum. Şimdi niye böyle bir karar verdim diye merak ediyorsanız, Paris' te 1.5 ay iyisiyle kötüsüyle yaşayıp da turistlerin gördüğü yerlerin neredeyse tümünü görmesem olmazdı. Evet Cimitiere Pere La Chase'de kimlerin mezarları var? Chopin (muzisyen olan), Oscar Wilde (yazar) ve August Compt (filozof). Tabi ki tarihte önemli yeri olan birçok insan var -palyaçodan bahçıvana- ama bunlar benim ilgimi çekenler. Biraz yürüdükten sonra orta noktaya geliyorum ve tamamen tesadüf eseri Polonyalı arkadaşım Kacper ile karşılaşıyorum. Chopin'i görmeye beraber gidiyoruz, sonra da ayrılıyoruz, çünkü ben ondan biraz daha farklı insanlari görmek istiyorum. August Compt, ardından da Oscar Wilde... Metroyla dönmeme rağmen derse 1 saate yakın geç kalıyorum ama değdiğini rahatlıkla söyleyebilirim.

Ders maalesef Zahir'in ve Delf B1 çalışması. Genel olarak kendisi hiçbir şey yapmadan oturuyor ve bize yazmamız için konu veriyor. Bana gelip bir B2 konusu yazabileceğimi söylüyor -insanların ne kadar obsesif ve mutsuz oldukları ile ilgili. Herkes internet ile ilgili bir yazı yazarken ben de bunu yazıyorum. Sonunda herkes okuyor ama ben okuduğumda herkes şaşırıyor çünkü kimse bu konuyu yazmamış. Dersten sonra beklesem de Zahir hiçbir yanlışımı düzeltmiyor.

Tutoral'ya gidip biraz çalıştıktan sonra Musee D'Orsay'a gidiyorum. Burayla ilgili söyleyebileceğim en önemli şey birçok artistik fotoğraf çekinme çabasında bulunduğum... Tabi ki aynı zamanda Van Gogh'un en ünlü tabloları bu müzede yer alıyor. Yeterince inceleyip, fotoğraf çektiğime karar verdiğimde ayrılıyorum. Metroya binip Republique.

Saat 9'da evdeyim. Annemlerle konuşup biraz çalışıyorum, birkaç şey izliyorum. Kısaca çok güzel ve verimli bir gün oluyor! 

Daha fazla fotoğraf çekmeyi umut ederek!


Posted via Blogaway

24 Temmuz 2014 Perşembe

Yarına Bakalım!

Evet biraz geç olmasına rağmen çok yazmak istedim. Sabah normal bir sabah, yine Franc ile dersimiz var. Öğle arası "A" demeye kalmadan geliveriyor. Kafeteryada duruyorum. Şunu da belirteyim, çok sıcak!

Öğleden sonra dün yaptığım hatayı tekrarlamamaya karar verip, Lillianne'in sınıfına gidiyorum. Çok fazla insan var ve bugünün konuşma dersi olduğu göz önünde bulundurulursa bu kötü bir şey. Neyse ki yanımda yapılacak birçok şey getirmiştim -okuldan aldığım tüm teksirleri düzenleyip, kelimeleri flash-cardlara geçirmem gerekiyor. Hem dersi dinleyip, hem bunu yapınca gerçekten çalıştığımı hissediyorum.

Tutoral'dan biraz erken çıkıyorum, çünkü Musee Rodin'i görmek istitorum ve Çarşamba günlerine özel 8'de kapanıyormuş. Hemen yürüyerek yola koyuluyorum. Fotoğraf ve video çekerek,  çevremi izleyerek yürüdüğüm halde sadece 45 dakikamı alıyor. Maalesef müze kapalı, neden mi? Çünkü eylem varmış. Biraz üzülsem de yine de dışarısını görebiliyorum bu nedenle mutluyum.

Umudu kesmeyerek Jardin de Plantes'a yürüyorum. Burası da kapalı ama kapıların ardından neredeyse her şeyi gorebiliyorum bu nedenle üzülmüş değilim.

Son olarak saat 9.30 olmak üzere, bu nedenle hemen metroya atlayıp eve dönüyorum. Evde annemlerle konuşup biraz ders çalışıp yatıyorum. Biraz hayal kırıklığına uğramış bile olsam daha çok yeni yerler görebildiğim için mutlu oldum. Bakalım yarın ne getiriyor?


Posted via Blogaway

Kısaca Normal!

Son salım... Ne ilginç, ne güzel, ne kötü... Her şey normal, yine çok şey öğreniyorum. Zaten bu öğrenme isteğiyle öğrenmemek mümkün değil!

Sabah Franc ile çok güzel bir ders geçiriyoruz. Öğle arasında yeni insanlarla konuşuyorum. Bunun dışında da hediye almam gereken insanlara 4 şarap alıyorum -hepsi birbirinden güzel. Öğleden sonraki dersim için Lillianne'in sınıfına girmek istemiyorum, çünkü dün pek fazla derse katılamadığımdam biraz moralim bozulmuştu. Büyük bir hata yapıp Zahir'in dersine girdim ve heralde hayatımın en sıkıcı dersiydi. Hiçbir şey öğrenememem bir yana tamamen bir zaman kaybıydı.

Çok yorgun bir şekilde dersten çıktım ve Tutoral'a çıktım. Yarı Kanadalı yarı Türk olan bir çocukla tanıştım. Universitelerden konuştuk. NYU'da okuyormuş. Çıktıktan sonra Republique'e kadar benimle yürüdü. Evde, ders çalışıp annemlerle konuştum. Aynı zamanda arkadaşımla skype yaptım. Kısaca normal günlerimden biri işte!


Posted via Blogaway

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Guzel günler!

Merhabalar, biraz geriden de olsa buraya kadar gelmeyi basarabildiğim için mutluyum -blog adına konuşuyorum.  Pazartesi sabahım yorgun başlıyor ama böyle olması gayet doğal... Bu kadar dolu bir hafta sonu bu kadar yorgun bir pazar getirir. Evimde kalan Irlendalı arkadaşım kapımı çalıp okula beraber gidip gitmek istemediğimi soruyor, ben de neden olmasın diyorum. Biraz bekleme nezaketini gösteriyor.

Önceden de dediğim gibi Pierre tatile çıkmış, onun yerine Anna dersimize giriyor. Pek yerini doldurabildiği söylenemez. Hatta hiç hoşuma gitmiyor, bu nedenle aradan sonra sınıfımı değiştirme çabalarına giriyorum. Anna B2 gibi konuştuğumu söylüyor -nasıl gurur duyduğum anlatılamaz- ama ben B1.2 sınıfına giriyorum. Yeni öğretmenimin adı Franc. Sanırım şuana kadar tüm dalları kıyaslarsak sahip olduğum en iyi öğretmen. Sınıfa ilk geldiğimde çok sıcak karşılıyor. Sorular soruyor, ben de anlatıyorum...

Öğle arasında yeni insanlarla tanışıyorum. Aynı zamanda da biraz Fransızca çalışıyorum. Öğleden sonra dersim Lillianne'le ama bu ders biraz sinirlerimi bozuyor... Çünkü sürekli aynı kişiler konuşuyor ve diger insanların da konuşmasına izin vermiyorlar. Çok sıkıcı bir ders oluyor sonuç olarak. Dersten çıktıktan sonra Tutoral odasına esyalarımı bırakıyorum ve Tutoral sonrasında Jardin du Luxembourg'a gitmeyi planlıyorum ama öğle arası tanıştığım arkadaşlarımdan biri olan Kacper ile konuştuğumda Jardin du Luxembourg'a beraber gitmek isteyip istemediğimi soruyor. Ben de gerekli çalışmayı evde yapabileceğimi düşünerek evet diyorum. Beraber metroya biniyoruz ve Jardin du Luxemborg'da iniyoruz.

Şunu söylemeliyim ki Kacper ile anlaşmak biraz zor çünkü ne Ingilizce'yi ne de Fransızca'yı benim kadar iyi biliyor ama sonuçta biraz daha fazla çaba sarfetmemiz gerekse de anlaşıyoruz. Jardin du Luxembourg'u biraz dolaşıyoruz ardından da kapalı bile olsa Pantheon'a fotoğraf çekmeye gidiyoruz. Jardin du Luxembourg'a geri dönüyoruz ve Paris'in ünlülerin bulunduğu en güzel mezarlığı Cimitier de la Pere La Chase'e yürüyerek gitmeye karar veriyoruz.

Yürümeye başlıyoruz. Kacper bana elmalı çörek alıyor -ne kadar reddetsem de. Saat 8.20'ye doğru mezarlıktayız ama maalesef kapalı... Üzülsek de yapabilecek bir şey yok bu nedenle evlerimize dönmek üzere metroya atlıyoruz. Genel itibariyle çok güzel bir gün oluyor. Daha güzellerine!

Posted via Blogaway

Posted via Blogaway


Posted via Blogaway

22 Temmuz 2014 Salı

Bir dahaki sefere sizinle!

Sanırım bu anlatılması, hatırlanması en zor gün... Şehir büyük, zaman az, anlatılacak düşünce çok... Sabah tam bir karmaşa! Duş almam gerekiyor, ayrıca da hazırlanmam, aynı zamanda tedbirli olmalıyım yani gara erken gitmeliyim. Ama tamamen telefonumun suçu olmasına rağmen bu istediğim şeylerin hiçbirini yapamıyorum. Çünkü 5.45'te çalması gereken saatim çalmıyor. 6.30'da kendi kendime uyanıyorum, bir panik harbidir alıyor. Hızlıca corn-flakes'imi yiyip, giyinip, duş alamadan evden çıkıyorum. 7.15'te gardayım -Gare du Nord. Biraz piyano çalıyorum ardından da 7.46'da olan TGV. Güzel ve rahat bir yolculuk geçirdikten sonra 8.45'te Lille'deyim -Gare Lille-Europe.

Garda Tourist Information yok maalesef. Şehir merkezi yürüyerek beş dakikalık uzaklıkta. Önce yavaş yavaş yürüyüp biraz şehri tanıyorum. Sonrasında da Tourist Information'ı Fransızca'mın çok iyi olduğunu vurgulayan bir bayan yardımıyla buluyorum -güne mutlu başlamak da güzel. Bugün pazar bu nedenle saat 10'da açılacakmış. Saat 10'a kadar biraz şehri görüp, biraz kafa dinleyip, biraz dinlenebilirim. Sanırım koca şehirde tek açık olan marketten maden suyu alıyorum. Sonrasında da adının Charles De Gaulle olduğunu öğreneceğim bir meydanın büyük çeşmesine oturuyorum -üzerine değil tabi ki! Tourist Information'a gittiğimde bana başta küçük pek anlaşılmayan bir harita veriyorlar. Ne gezebileceğim yerler işaretlenmiş ne de tarihleri anlatılıyor -maalesef. Bu durumdan pek de hoşnut kaldığım söylenemez bu nedenle, 5 tane yürüyüş turunu içeren bir kitapçık satın alıyorum. Öncelikle Old Lille'den başlıyoruz -Lille'in çok eski bir kısmı, otantik caddeler, binalar... Kısaca her şeyi mükemmel.

Tourism Information'un yer aldığı Palais Rihour ardından da Palais Rihour'un yer aldığı Place Rihour. Rue du Palais Rihour ve sonunda Place de Charles De Gaulle. Bu küçük turda hatırı sayılır sayıda fazla durak noktası var. Belki siz yerlerin adlarını pek önemsemiyorsunuz ama bir tur yapmak isterseniz, bu tur gayet işlevsel. Vieille Bourse, Grande Garde, Place du Theatre, Opera, Chambre du Commerce. Bu arada söylemeyi unutmadan birçok video çekiyorum ve videolarımda tarihlerini anlatmayı unutmuyorum. Devam etmek gerekirse Rand du Beauregard, Rue de la Bourse, Rue des chats Bossus, Pasage de la Treille ve Rue de la Monnaie. Burada ufak bir ayrıntı vereceğim, bu sokağın köşesinde Aux Merveilleux adlı bir pastahaneyi eğer giderseniz denemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum. Ben şahsi olarak kahveli muffin yedim, bu nedenle onu tavsiye ediyorum ama diğerlerinin de çok güzel olduğuna çok eminim. Ayrıca Lille'de neredeyse hiçbir müzeye girmiyorum, çünkü şehiri gezmeye zamanım tamı tamına yetecek. Rue au Peternick, Place aux Oignons, Notre Dame de la Treille -şehrin en önemli katedrali ve sanırım yapısı-, Rue de Weppes, Rue de Cirque, Rue Lepelletier ve Rue Esquermoise. Sanırım bugün yemek üzerine kurulmuş çünkü şehrin en önemli şeker dükkanı Meert'teki taze kokulara dayanamayıp, küçük çikolatalı sütlü ekmek alıyorum -spesyali.

Bu küçük, tarihi, siz pek farkedemeseniz de bilgi dolu turum sona eriyor ve biraz dinlenmek için Mc Donalds'a oturuyorum. Telefonumu şarj ederken annemlerle konuşuyorum, aynı zamanda şehir ile ilgili bilgileri okuyorum. Gözüme pazar günleri tüm Lille halkının gittiği Place du Concert'te yer alan bir pazar çarpıyor. Çok mutlu oluyorum ve anında o atmosferi hissetmek istediğime karar veriyorum. Koşarak Mc Donalds'tan çıkıyorum ve yine koşarak Place du Concert'e gidiyorum. Aslında diğer turuma başlamam gerekiyor ama bana göre bir şehrin kalbi pazarıdır... Pazar gerçekten çok güzel. Çocuklar anneleri, evliler eşleri için çiçek alıyor. Birçok peynir ve et dükkanı var, tabi aynı zamanda sebze. Bu güzel pazarın tadını tamamen çıkardığıma emin olduktan sonra, yeni turuma başlıyorum: 19th Century Lille. Bu tur ise Place du Republique'ten başlıyor -aynı Paris'te oturduğum meydan gibi. Burada the Prefecture ve Louvre'dan sonra Fransa'nın en büyük müzelerinden biri olan Palais des Beaux Arts yer alıyor. Müzeleri bu gezimde tercih etmediğimi söylemiştim ve ayrıca modern sanat olduğunu söyleyemeyeceğim, bu nedenle ilgimi çekmedi. General Faidherbe heykelinden Theatre Sebastopol'a gidiyorum ama maalesef Afganistan için bir eylem var ve çok kalabalık. Neyse ki sonunda tiyatro önüne gelip bir fotoğraf çektirmeyi başarıyorum. Coilliot, Rue Auguste Angellier, Boulevard Jean Baptiste -aynı zamanda bir parkı var-, station Saint Saveur -fuar merkezi-, Boulevard de la Liberte. Bu turum da bitiyor. Normalde Tourism Information'a gitmemiz gerekiyor -3. tura başlamak için- ama ben kendi turumu, kendime göre düzenliyorum ve yaklaşık 1.30 saat kazanıyorum.

Turun adı, Saint Saveur district. Önce Old Paris Gate, Hotel de Ville, Fort de Reduit, Noble tour, Saint Saveur Pavillon. Biraz rotayı değiştirsem de tüm yerleri görmeye kararlıyım. Hospice Gantois, The Refuge of the Abbaye de Machiennes, cour de Brigittines, Rue de Paris ve son olarak Sait Maurice church. Bu turumuz da bitiyor. Yorgunum, çünkü sıcak ve çünkü çok yürüdüm. Yine Mc Donalds'a oturuyorum. Niye Mc Donalds diye düşünüyorsanız hemen söyleyeyim, pazar günü açık olup, interneti olan nadir yerlerden.

Çok uzun oturmuyorum, çünkü bu kadar güzel bir şehirde oturmak cidden kendime yakıştıramadığım bir şey. From the Jesuit College to Sainte Catherine Church adlı turuma başlıyorum. Yolda giderken bir kurabiyeci görüyorum, güzel, beyaz çikolatalı bir kurabiye alıyorum. Şimdi turumu anlatayım. The Former Jesuit College, Saint Etienne Church, P'tit Quinquin, Quai du Waullt -burada biraz oturup gölü izliyorum-, Minimes Convent, Jardin Vauban -fotoğraf çektirmek için aşırı çaba sarfediyorum- ve belki de şehirin en ünlü yapısı Citadelle. Hala canlı bir ordu karargahı. Burada Türk Bayrağı'nı görmek beni şaşırtsa da aynı zamanda gurur da veriyor. Kıyısında güzel bir yürüyüş yapıyorum. Sırada Rue de la Barre, the Sainte Catherine Church, rue Royale, Nouveau Siecle, Hotel de Beaupaire... ve gerçekten 4. turumu bitirmiş oluyorum. 5. turum için dinlenmeye ihtiyacım var, çünkü normalden daha uzun bir yürüyüş olacak. Bir dondurma alıyorum ve güneş yüzüme vururken, fıstıklı, çikolatalı dondurmamı yiyorum. Böyle zevkler anlık olsa da yaşamanın güzelliğini anlatıyor.

...ve son tur: Euralille. Tamamen 21. yüzyıl yapıtlarını kapsayan bir tur. Lille Grand Palais'tan başlıyor. Adından Palais içermesi sizi yanıltmasın, aslında çok yeni ve sergi ve kongreler için kullanılıyor. Sonrasında belirli kuleleri gördükten sonra Gare Lille-Europe'a gidiyorum. Çünkü saat 8.30 ve artık bilmediğim bir yerde geç bir saatte dışarıda kalmanın güvenli olduğunu düşünmüyorum. Trenim 22.13'te ama şansıma garda bir piyano var, aynı zamanda internet... ve yine şansıma birkaç notamı getirmiştim. Bu nedenle yaklaşık iki saat boyunca piyano çalıyorum ve insanlar çok beğeniyor bu nedenle gururum okşandı ve çok mutluyum.

Trenim 1st class. Trende Fransızca çalışıyorum. 15 dakika civarında da uyuyorum. 23.14'te Gare du Nord'dayım ve metroya binip evime dönüyorum.

Çok yorucu ve dolu bir gündü ama Lille kesinlikle görilmeye değiyor. Son gördüğüm şehrin Lille olmasına çok seviniyorum, çünkü Fransa'yı çok güzel hatırlayacağım...

Bir dahaki sefere sizinle!


Posted via Blogaway

21 Temmuz 2014 Pazartesi

DÜŞTÜĞÜNDE KALKMASINI BİLECEKSİN!

Merhabalar. Tekrardan o güzel cumartesilerimden biriyle sizlerleyiz. Biraz gecikmeli maalesef, çünkü bu güzel cumartesiyi takip eden güzel pazar bana yazmaya yetecek zaman bırakmadı. Bugün neredeyiz? Strasbourg! Kesinlikle kameranın çalındığını unutmak için güzel bir yer, insan şehrin büyüsü ile sürüklenip gidiyor. Ekstra bilgi vermek gerekirse Strasbourg Noel'iyle ünlü çünkü Fransa'nın en büyük Noel pazarlarından biri kuruluyormuş.

Şehre trenle gidiyorum. Yolculuğum iki buçuk saat sürüyor ve trenim Gare de L'Est'ten kalkıyor. Biraz erken uyanıyorum, çünkü tren saat 6.55'te ve gara yürümek 15 dakikamı alıyor. İki buçuk saat boyunca yarım kalan uykumu tamamlıyorum, sonunda tamamen zindeyim! Bu arada söylemeden geçmeyeyim, trenim TGV -Train Grande Vitesse- bu nedenle çok hızlı.

Strasbourg tren karında hemen bir Tourist Information buluyorum. Bana nereleri gezeceğimi ayrıntılı olarak gösteren ve hikayelerini anlatan bir  kitapçık veriyorlar. Gezilecek tam anlamıyla çok şey var!

Turuma Place Kleber'den başlıyorum. Burayı Place St. Thomas ve kilisesi takip ediyor. Sonrasında eskiden önemi anlaşılmamış ama şuan şehrin en turistik yerlerinden biri olan nehrin kırılma noktası Petite France'a gidiyorum. Picasso tutkumu bilen var mı bilmiyorum ama en sevdiğim ressam... Bu nedenle Musee d'Art Moderne'in yanında Picasso ismini görünce hemen atılıyorum. Bu müze kesinlikle gezdiğim en güzel ve en ilginç müzelerden biri oluyor ve gezdiğime kesinlikle değiyor. Afrika koleksiyonun bulunduğu Musee Vodou'ya kadar uzun çabalar sonucu yürüyebildikten sonra müzenin ilgimi çekmediğine karar verip merkeze geri dönüyorum.

Place Gutenberg ve nehrin hemen kıyısında bulunan Custom's House'u görüyorum. Sonrasında şuan otel olarak görev yapan The Cour du Corbeau'yu görüyoruz. Alsatian Museum'a gidiyorum ki burada klasik tarzda bir Alsas evi anlatılıyor. Bu arada tarihlerıni anlatmıyorum, çünkü biliyorum ki kendiniz araştırırsanız çok daha fazla şey öğreneceksiniz. Bu çevrede son olarak Place de L'hopital'i görüyorum. Normalde buradaki şarap mahzeni ziyaret edilebiliyor ama maalesef bugün kapalı. Aileme şarabı buradan almak istemiştim ama maalesef hedefime ulaşamıyorum.

Şimdi de sıra ünlü katedralin çevresindeki alanda. Önce Strasbourg'un tarihi müzesiyle başlıyorum. Sonuçta bir şeyler öğrenmek gerek! Palais Rohain ve çok ilginç bir ismi olan Place du Marche aux Cochons de Lait'yi görüyorum. Palais Rohain'in içinde üç müze yer alıyor: Musee d'Archelogie, Musee des Arts, Musee de Beaux Arts. Hemen yanında ikinci müzemiz olan The Ouvre Notre Dame Museum var. Bütün müzeler çok güzel ama hava güzelse ve vaktiniz varsa kesinlikle dışarıda kalın, çünkü bu şehrin atmosferi bir başka! Bu arada bu müzelerin yer aldığı yerin adı Place du Chateau. Ünlü katedralimiz Cathedral de Notre Dame hemen yanımızda. Dışı kadar içi de güzel. Ben çıkmasam da kulelerinden birine çıkma ihtimaliniz bulunuyor. Ardından gotik tarzda mimarisiyle ilgiyi üstüne çeken Maison de Kammerzell'i görüyoruz. Belki farketmişsinizdir, Strasbourg iki kültürün birlikte bulunduğu bir şehir: Fransız ve Alman. Bu nedenle bazı yerlerin isimleri Almanca bazıları Fransızca. Ayrıca neredeyse tüm halk bu iki dili de konuşuyor.

Sabahleyin yanlışlıkla uğrayıp bu sefer bilinçlice gezmek istediğim Eglise de Saint Pierre le Jeune kilisesine giderken yolda bir dondurmacı görüyorum ve çikolatalı dondurma alıyorum. Sanırım hayatta en sevdiğim şeylerden biri güneş yüzüme vururken tatlı yemek! Kilise şehrin katedralden sonra en eski yapısı.

Yaklaşık 15 dakika yürüdükten sonra Palais de Rhine'e varıyorum. Place de la Republique'te yer alıyor. Aynı şekilde De Bibliotheque National Universitaire ve Strasbourg Theatre National ile birlikte. Eskiden Strasbourg'da yaşamış karikatör Tomi Urgerer'in müzesini geziyorum ve büyük zevk alıyorum. Saint Paul's Church'ü görüyorum ama maalesef giremiyorum çünkü bir düğün var. Ayrıca üzgünüm çünkü telefonumun şarjı yeterli olmadığından kamera çekemiyorum. Place De l'Universite'yi de gördükten sonra Zoological Museum'a gitmek istiyorum ama maalesef tadilat altında bu nedenle ben de direk Botanical Jardins ve Plenaterium'a geçiyorum. Botanical Jardins'da telefonumu yarım saatliğine şarj ediyorum ve bu güzel bahçeyi gezdikten sonra kamera çekemediğim yerlere geri dönüyorum.

Son olarak the Instution of Higher Arts'ı ve Place du Marche Gayot'u görüp annemlere şarap almak üzere katedralin çevresine dönüyorum. Bölgenin yöresel ve Paris'te bulamayacağım şaraplarından iki tane alıyorum -biri beyaz, biri kırmızı. Tren zamanım da gelmiş saat 7.30'da gardayım. Trenim de 8.16'da... Biraz beklemenin ardından tüm yol boyunca manzaranın tadını çıkardığım trenime biniyorum -1. sınıf. Saat 10.30'da garda, 10.45'te de evdeyim. Güzel bir uyku uyuduğuma emin olabilirsiniz -belki fazla güzel!

Son olarak başlığı açıklamak istiyorum. Her şeyimi kaybetmiş olmam yaşama sevincimi de kaybedeceğim anlamına gelmiyor. Ben düştüğünde kalkmasını da bilen bir insanım!

19 Temmuz 2014 Cumartesi

Saint-Denis

Bugün cuma... Hayatımın en zor haftalarından birini kimse destek çıkmadan geçirmeyi başardım -somut destek; yanlış anlaşılmasın yoksa annemle babam hep manevi olarak yanımdaydı. Sonunda dilekçeyi de almış olduğum göz önünde bulundurulursa kalan zamanımın keyfini çıkarabilirim. Sabah normal bir ders işliyoruz. Pierre sonuçta sınıf olarak seviye atladığımızı düşündüğünü söylüyor. B1.2-B2.1 olmuşuz. Bu haber beni çok mutlu ediyor ama maalesef gelecek hafta öğretmenimiz Pierre olamayacakmış, çünkü tatile gidiyormuş.

Öğle arasında genelde kafeteryadan geçen rastgele insanlarla konuşuyorum. Saat 14.15'te Lillianne geliyor ve Saint-Denis'e doğru yola çıkıyoruz. Saint-Denis neresi? Metroyla sadece 35 dakika uzaklıkta olmasına rağmen farklı bir şehir. Futbol Stadyumu, büyük bir katedral, ayrıca da eski zamanlarda kurulmuş olmasından dolayı kalıntıları incelemek için bir arkeoloji müzesi barındırıyor.

Metrodan iniyoruz. Şunu söylemeliyim ki hava çok sıcak. Vücudumun yüzde yetmişinin su olduğunu göz önünde bulundurursak, buharlaştığımı hissedebiliyorum. Turumuza arkeoloji müzesinden başlıyoruz. Lillianne bir rehberden randevu almış, bu nedenle biraz profesyonel aynı zamanda da çok bilgili bir tur geçireceğimize inanıyorum ki bu düşüncemde de yanılmıyorum. Şehrin 800'lere kadar tarihini harita üzerinden inceleyerek başlıyoruz. Şehir adını kafası koptuktan sonra, kafasını eline alıp 7-8 kilometre yürüyen ve şuan katedralin bulunduğu yerde düşen Saint-Denis'den alıyor. Saint-Denis buraya düştükten sonra, üzerine katedrali inşa etmişler zaten.

Şehrin gelişimini gayet güzel izledikten sonra şehir turuna çıkıyoruz. Rehberimiz belirli yapıtları anlatıyor. Tur yaklaşık ateş gibi güneşin altında 1.30 saat sürüyor. Sonrasında içi püfür püfür olan kiliseye giriyoruz. Biraz inceledikten sonra ben Lillianne'le okula dönmek için metroya biniyorum. Okula döndüğümde kimse yok, bu nedenle Subjonctif Passe -bu sabah öğrendik- ile ilgili egzersizler alıp evime gidiyorum.

Evde genel olarak arkadaşlarımla, annemlerle, herkesle konuşarak akşamımı geçiriyorum. Cumartesi hazırlıklarını tamamlıyorum ve güzel bir uykuya dalıyorum.

Yeni yerler keşfedelim?

18 Temmuz 2014 Cuma

Ciddiyetsizlik!

Şuan uyuyor olmam gerekiyor ama kalbim bu günü yazmadan geçmeye el vermedi. Bu nedenle elimden geldiği kadar hızlı, detaylı ve sınırlı yeteneğimle de olsa güzel yazmaya çalışacağım.

Bu sabah plan yaparak uyanıyorum. Muvaffakiyetname ve aynı zamanda okulla imzaladığım "TÜM SORUMLULUK BENİM" anlaşmalarını yanıma alıyorum, çünkü polise tek başıma dilekçe verebilmek istiyorum.

Madam Pansier mesaj atıyor ve randevuyu saat 4.30 için aldığını söylüyor.  Bu dersimin ortası demek ama sanirimr onun umrunda değil. Aynı zamanda bugün önemli bir sınavım var ve kaçta biteceğini maalesef bilmiyorum. Bu nedenle öğrenince ona haber vereceğimi söylüyorum.

Dersim her zaman olduğu gibi güzel gidiyor ama maalesef saat 12'de bana en çok yardımcı olan komiseryada şansımı denemek üzere metroya atlıyorum -Ranelagh. Saat 1 gibi komiseryada işim bitiyor, çünkü dilekçe falan veremiyorum, akşamı beklemek zorundayım.

Sınavım 2'de başlayacak bu nedenle okula dönüyorum. Adı TCF. Bir seviye belirleme sınavı ve sonuçları bir hafta sonra açıklanacak. Önce çok kolay olduğunu düşünsem de sonradan yanıldığımı farkediyorum çünkü bu sınav giderek zorlaşıyor. Sonuç olarak bir buçuk saatte sınav süresi biterken ben de sınavı bitirmiş oluyorum.

Hemen komiseryaya doğru yola koyuluyorum. Aslında yakın, yürüyerek 20 dakika. 16.05'te oradayım çünkü Madam Pansier erken gitmemin kayıt işlemleri için daha iyi olacağını söyledi -hiçbir işe yaramıyor. Bizi 4 dakika rötar ile içeri alıyorlar. Bir bayan polis gorevlisi ve hayatımda en gıcık bulduğum insanlar listesine girmeyi başarıyor. Nasıl mı?

16 yaşında Fransa'da neredeyse tüm değerli eşyaları çalınmış bir çocuğa nasıl davranılır? Cevap: Çok kötü. Normalde yardımsever olması gereken biricik polis görevlisi Ingilizce'yi neredeyse hiç konuşamıyor, beni hızlı Fransızca ' sını anlamak zorunda bırakıyor ve tabiri caizse neredeyse konuşmama izin vermiyor. Bana ergenlik krizi geçirdiğimi, problemlerimle uğraşamayacağını söylüyor. Fransa'da adaletin olmadığını aynı zamanda her şeyin çok para tuttuğunu anlatıyor. Sonunda hiçbir şey yapmayacaklarını tamamen kavradıktan sonra hayatımın en büyük kavgasını etmiş olarak karakoldan ayrılıyorum. 

Bu arada merak ediyorsanız Madam Pansier ne mi yapıyor, konuşmama yardım etmeksizin sadece sandalyesinde oturup tek kelime etmiyor.

Biraz Paris' i turlayıp sonrasında eve gidiyorum. Evde annemlerle konuşup Rio 2'yi Fransızca izliyorum.

Umarım başınıza bu tür polislerin olduğu bir ülkede bu tür olaylar gelmez.

Iyi geceler dilerim!


Posted via Blogaway

17 Temmuz 2014 Perşembe

Daha sade!

Sanırım, gözüm iltihap kaptı bu nedenle bu yazıyı tek gözümle yazıyorum. Tahmin edersiniz ki biraz zor ama ne yapalım, zorluklara katlanmadan güzel şeyler ortaya çıkmıyor. 

Bugün normal bir gün olacak! Eminim. Aksiyon yok, heyecan yok. Depresifim inkar etmiyorum, hem de çok ama mutlu olacağım. Sabah derslerim normal geçiyor. Öğle arasını beraber geçirmek için bir arkadaşım yok maalesef! Ben de bu yüzden öylesine yürüyüp, fransızca bir kitap okumaya çalışıyorum.

Öğleden sonra dersim Lillianne ile. Yine geçen hafta oynadığımız oyunu oynuyoruz ve yine çok zevk alıyorum. Ispanyol arkadaşlarla tanışıyorum ve beni kurstan sonra Louvre'a gitmeye davet ediyorlar. Çok mutlu oluyorum, çünkü bu aralar gerçekten arkadaşa ihtiyacım var. Hepsi birbirinden eğlenceli. Onlarla geldiğime çok memnun kalıyorum. Yaklaşık üç saat gezdikten sonra ben Javier'le ayrılıyorum, çünkü eve gitmem daha yerinde bir karar.

Eve yürüyorum. Yaklaşık 9.30 gibi evdeyim. Annemlerle konuşuyorum, biraz TED uygulamaları izliyorum ve yatıyorum.  Cidden güzel bir gün oldu...

Daha sade bile olabilir :)


Posted via Blogaway

16 Temmuz 2014 Çarşamba

ELÇİSİZLİK!

Şuan çok uykum var ve sabah duşa girmem gerekiyor ama yazacağım çünkü şu günler belki de yazılması en önemlileri...

Sabah kalkıyorum, tamamen mutlu olduğum söylenemez, aslında hiç mutlu olduğum söylenemez. Depresyonda gibiyim ama değilim. Sabah okula gidiyorum, durumu açıklıyorum ve bana bir öğrenci kimliği çıkartmalarını rica ediyorum -ne de olsa artık pasaportumla gezmem biraz tehlikeli olur. Benden pasaportumdaki fotoğrafın fotokopisini çekmek için para istiyorlar. İşte insanlık budur! Mesele para olmasa da o kadar gıcık oluyorum ki değil fotoğraf kimlik bile istemiyorum.

Ama haklarını yemeyeyim, bazı öğretmenler çok yardımcı: Lobna, Emanuel, Lillianne... Hepsi yapabilecekleri bir şey olup olmadığını soruyor. Sonuçta hiçbir şeyimi geri getirmese de küçük bir teselli. Dersim Emanuel ile tiyatro. Saat 11'de dersten çıkıyorum, çünkü elçiliğe gitmem gerekiyor, çünkü polis kelimenin tam anlamıyla hiç yardımcı olmuyor. Direk metroya atlayıp elçiliğe en yakın yerde duruyorum. Bir beyefendi google maps'ten elçiliklerin bulunduğu yeri bulup Afganistan elçiliğine kadar benimle yürüyor. Sonrasında Afganistan elçiliğine nasıl gidebileceğimi soruyorum ve çok yardımcı oluyorlar.

Türk Büyükelçiliğine varıyorum. Türk Bayrağını gördüğüm için o kadar mutluyum ki! Gerçekten de birinin bana yardım edeceğini düşünüyorum. Kapıyı çalıyorum ama kimse açmıyor, kimse benimle konuşmuyor. Çevrede bir tur atıyorum. Başka bir kapı buluyorum. Açmıyorlar ve diğer kapıya geri dönmemi talep ediyorlar. Geri dönüyorum. Görevli kapıdan dışarı çıkmadan bana ne istediğimi soruyor. 16 yaşımda olduğumu ve pasaportum dışında her şeyimin çalındığını anlatıyorum. Beni içeri almamakla kalmıyorlar, yapabilecekleri bir şeyin olmadığını söylüyorlar ve beni dışarıda bekletiyorlar. Komiseryaya gitmeliymişim. Komiserya'nın nerede olduğunu soruyorum, görevli yeni başladığını ve hiçbir şey bilmediğini ifade ediyor. Hiçbir şeyi bilmeyen insanların büyükelçilikte görevlendirilmesi Türkiye'nin durumunu gözler önüne seriyor.

Sokaktaki insanlardan daha fazla yardım görerek komiseryayı buluyorum ama maalesef dilekçe veremiyorum, çünkü reşit olmam gerekiyormuş. Hırsızı arayacaklarını söylüyorlar, çok yardımcı oluyorlar. Akşam ev sahibim ile gitmeyi planlıyorum.

Okula dönmeden, olayın geçtiği Starbucks'a dönmek istiyorum -bir gelişme var mı bakmak için. Hiçbir gelişme yok! Adresi alıyorum ve okula gidiyorum.

Ev sahibime benimle gelip gelemeyeceğini soran bir mesaj atıyorum. Memnuniyetle geleceğini belirtiyor ve bu benim için mükemmel bir haber. Saat 6'da buluşmak için sözleşiyoruz. Kendim için çok zor bir derse giriyorum ama çok yararı oluyor. Son dersim için evde çalışmak üzere gerekli materyalleri alıyorum. 6'da evdeyiz, en yakın komiseryaya gidiyoruz ama çok kalabalık, randevu almamız gerektiğini söylüyorlar. Belki yanıma reşit gerekmeyebilir, çünkü kendimden sorumluyum. Eve dönüyoruz, randevu alıyoruz.

Zaman geçiyor ve ben hala suç duyurusunda bulunamadım. Böyle bir sorumsuzluk yok...

Akşam yatmadan TED uygulamalarını seyrediyorum. Sonra da kabuslarla dolu yatağıma yatıyorum.

Yarına!

15 Temmuz 2014 Salı

Yarının böyle olacağını bilseydim, yarın olsun istemezdim...

Bugün anlatacağım olaylardan çoğu hoşunuza gitmeyecek, hatta gözünüzdeki mükemmel Paris imaji bile silinebilir. Belki bundan önce günlerimi çok normal buluyordunuz ama sizi temin ederim ki bu normal bir gün değil ve ben normal günlerimi geri istiyorum.

Liberte, Egalite, Fraternite... Paris'te özgürlük -Liberte- var, paran varsa ve güçlüysen. Eşitlik -Egalite- de var, paran varsa ve güçlüysen -genelde bir arada burunurlar. Kardeşlik de var, insanlar diğer insanların eşyalarını çalıyor ama hiçbir şey yapılmıyor, çünkü hepimiz kardeşiz ve kardeşler birbirlerinin eşyalarını çalmaz sadece ÖDÜNÇ ALIR.

Sabahleyin saat 9'da yola çıkıyorum. Normalde Barbaros ile buluşacaktık ama hasta olduğu için törene gelemeyecek. Saat 9.30 gibi Champs Elysees'deyim. Birçok insan var ve tüm yollar araçlar için kapatılmış.

Bugün 14 Temmuz, Bağımsızlık Günü de diyebilirsiniz. Askeri bir defile var bu nedenle buradayım bu arada. Yer bulmak çok zor oldu ama sonuçta tek başıma olduğum için bulabildim. Şimdi neler olacak anlatayım. Uçaklar ve helikopterler uçacak, atlar dörtnala koşacak, motorlar sürülecek, erler yürüyecek, tanklar sergilenecek. Çok güzel bir festival oluyor. Mükemmel geçiyor ve geldiğime çok memnunum. Festivalden çıkarken insan selinden dolayı çok zorlansam da sonuçta çıkmam önemli. Internet bulup biraz annemle konuşuyorum.

Yoluma devam ediyorum ve alışveriş caddesine çıkıyorum. Kendime engel olamayıp bikini, fular, tayt ve t-shirt alıyorum. Barbaroslar mesaj atıyor ve onlarla buluşuyoruz. Öncelikle öylesine geziyoruz, sonra da bir kafeye oturuyoruz. Onlar pizza yiyorlar ben de maden suyu içiyorum. 1 saat oturduktan sonra kafeden kalkıyoruz. Jardin de Tuleries'den geçip Champs Elysees'e yürüyoruz. En ünlü kafelerden birine oturuyoruz ve ben Expresso içiyorum.

Buradan sonrasını anlatmak cidden çok zor. Olayın karmaşıklığından değil sadece yazarken daha çok acı çekiyorum. Sadece ağlamak istiyorum ama güçlü durmalıyım.

Starbucks'tayım. Annemle mesajlaşıyoruz. Bir an mesaj atmak için dönüyorum ve çantam yerinde değil. Tam köşede olduğumuz ve yanlarımızda camdan duvarlar olduğu göz önünde bulundurulursa durum çok garip. Her yerde arıyorum ama bulamıyorum. Cidden çalınmış! Her şeyim onun içinde idi. En önemlisi de kameram... 300 dakikalık kamera kaydım çalındı. Sadece oturup ağlamak istiyorum. Yapabileceğim hiçbir şey yok. Starbucks görevlileri bir şey yapmıyor. Müdürleri telefonu açmıyor. Her şey darmadağın.

Yaklaşık 10 tane guvenlik kamerası olduğunu düşünürsek hırsızı bulabileceğinizi düşünebilirsiniz ama Paris'te imkansız. Binanın güvenlik şefine gidiyoruz ama sadece polisin bakabileceğini söylüyor. Ben bu arada sinir krizi geçiyorum. Komiserya bulmaya gidiyorum. Bulduğumda hayatımda hiç bu kadar sorumsuzluk görmediğimi söylemeden edemeyeceğim.

Polis bana hırsızı bulamayacaklarını, çünkü aramayacaklarını söylüyor. Ayrıca şikayette bulunmak için iki saat beklemem gerekiyormuş. Starbucks'a geri dönüyorum ve annemle skype yapıyoruz. Bu arada o kadar üzgünüm ki insanlar ne olduğunu soruyor. Anlattığımda bazıları para bile vermeye kalkıyor. Hayatımda hiç bu kadar kırılmamıştım. Niye benim çantam, niye ben, niye kameram!

Ilahi adalet buysa ben istemiyorum kalsın, tek yapmaya çalıştığım şey iyi bir insan olmaktı!

Günüm sadece mahvolduğu ile kalmıyor. Asıl amacımı gerçekleştiremiyorum. Havai fişek gösterisini izlemek... Bütün gün bunun için beklemiştim. Evime dönüyorum. Anahtarlarım da çalındı. Ev sahibim çok yardımcı oluyor, ne yapabileceğini soruyor. Birkaç saat uyuyamayıp annemlerle konuşuyorum. Onlar da üzüldüler tabi doğal olarak.

Seni öldürmeyen şey güçlendirmiyor. Bu olaydan sonra yerimden kalkamayacak kadar yorgunum, hiç de güçlü hissetmiyorum! Yatıyorum, kabuslarım eşliğinde uyuyorum.

Sizin güzel günler geçirmeniz dileğiyle...


Posted via Blogaway

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Caen...

Caen! Şuan çok kötü bir psikolojik duruma sahip olmama rağmen yazmak istiyorum çünkü benden çalamayacakları bir tek yazılarım kaldı... Trenim 9.54'te olmasına rağmen sabah erken kalkıyorum. Gara 45 dakika önceden gidiyorum. Biraz piyano çalıp annemlerle internetten konuşuyorum.

Trenim maalesef 17 dakika rötarla kalkıyor. Bu Calvados trenlerinde bir problem var! Önce Bayeux sonra bu! Neyse ki yolculuk boyunca yarım kalmış uykumu tamamlıyorum.Yolculuk iki saat sürüyor. Gardan indiğimde nereye gideceğimi bilmediğimden, bir bayana soruyorum ve tramvaya binmemi söylüyor. Sonrasında ise bir beyefendiyle konuşuyorum ve bana rahatça yürüyerek gidebileceğimi söylüyor. Bu işime geliyor çünkü şehri görmek istiyorum. Büsbüyük bir alışveriş merkezi görüyorum ama kapalı -sonradan kapalı olduğu için sevineceğim. Babama bir dükkana uğrayıp kafeinsiz kahve alıyorum.

Tourist Information'ı buluyorum. Bana çok işlevsel bir harita veriyorlar. Gidebileceğim yerleri ve atabileceğim turu gösteriyor. Hiç vakit kaybetmeden şehrin ortasında yer alan Cathedral ile başlıyorum. Cathedral'in içinde bir tören var ama yine de gezebiliyorum. Sonrasında da kale!

Meşhur Caen'ın kalesi... İçinde üç müze bir kilise bir de Şato barındırıyor. Surları biraz yıkılmış aynı şekilde Şato da öyle. Neden? Biraz tarih öğretmenliği yapayım. Şehir II. Dünya Savaşı (1944) sırasında bombalanmış ve bu nedenle çoğu tarihi yer yok olmuş. Kısaca şehir yeniden kurulmuş. Musee de Beaux Arts, Musee de Normandie ve Musee de Equtation'u geziyorum. Bana en ilginç gelen şey Musee de Beaux Arts'ın modern sanat bölümü... Son olarak Şatoyu da gezip yoluma devam ediyorum. Bu arada anlatmak için sadece bir paragraf gerektiğine bakmayın! Bu kale 1.5 saatimi alıyor.

Tur programını biraz değiştirip Tour Leroy'un bulunduğu meydana gidiyorum, çünkü gayet büyük bir pazar pazarı var. Balıkçıdan tutun, çiçekçiye kadar istediğiniz her şeyi bulabiliyorsunuz. Maalesef çok fazla kalamıyorum çünkü 32 durağım var. Bourg l'Abesse'le devam ediyorum. Burası eskiden çok fakir insanlarla dolu olan minicik bir sokak ama bombalardan korunabilen her yer bu şehir için çok önemli olduğundan bu küçük sokak da öyle! Le Vieux Saint Gilles Kilisesine -neredeyse hepsi yokolmuş- uğrayıp l'Abbeye Aux Dames'a gidiyorum. Şehrin en önemli yapıları arasında... Burada birkaç sergi görüyorum ayrıca bahçeye çıkıp fotoğraf çekiniyorum. Sergilerin annemin çok hoşuna gideceğini düşündüğümden kamera çekiyorum.

Collegiale du St-Sepulcre... D-Day adlı bir resim sergisi var. Savaştan tam 70 yıl sonra, savaş yapılmış olan yerlerin nasıl değiştiğini anlatıyor. Çok ilgimi çekiyor. Sanatçı ile fotoğrafçılık konusunda muhabbet ediyoruz.

Vageueux'a gidiyorum. Burası çok eski evlerin ve birçok restoranın bulunduğu bir cadde. Yemek yemek için oturmasam da atmosferi bana yetiyor. Şehrin diğer yarısında ise birçok kilise, farklı yüzyıllardan kalmış evler ve oteller görüyorum. Şunu söylemeliyim ki bu birbirinden güzel tarihi yapıları bulmak çok çaba gerektiriyor, bu nedenle birçok kez kayboluyorum.

Birkaç tane de önemli meydan gördükten sonra l'Abbeye aux Hommes'a gidiyorum. Bu yapı da şehrin en önemli yapılarından. Küçük bahçeyi ve Cathedral'ini görüyorum. Sabahleyin çok şiddetli olmasa da yağmur yağmasına rağmen öğleden sonrası tam zıt. İnsanın sadece dışını değil aynı zamanda içini de ısıtan bir güneş... Bu güzel öğleden sonrayı değerlendirmek istiyorum. Bu nedenle çimenlerde sadece bulutları seyrederek 15 dakika oturuyorum. Bütün gün gezip bu kadar yorulduktan sonra bu kadar güzel bir dinlenme molası kadar güzel bir şey yok! Mutlu bir şekilde turuma devam ediyorum. Paul diye bir kafe görüyorum. Çok güzel kokular geliyor, üstüne üstün çok kalabalık. Çikolatalı büsbüyük bir macaron yiyorum güneşin karşısında. O kadar mutlu oluyorum ki sanki yenilmezim, sadece bu anı durdurup yaşamak istiyorum, gerçi Paris'e geldiğimden beri hiçbiri Paris'te olmasa da o kadar güzel şeyler yaşadım ki... Turumu yaklaşık 5.30'da bitiriyorum. Ucu ucuna... İşte bu nedenle alışveriş merkezi açık olmadığı için mutluyum. Bu şehir zamanımın tümünü hakediyordu. İnternetten annemlerle konuşuyorum ve saat 6'da gara doğru yola çıkıyorum. Trenim saat 7'de. 9'da Paris'teyim.

Eiffel Kulesine yaklaşık 1 saat 15 dakikalık bir süreçte varıyorum. Neden Eiffel Kulesi? Çünkü bugün 13 Temmuz ve okulda öğretmenlerim bu gece Eiffel Kulesinin altında bir konser ve ardından da havai fişek gösterileri olacağını söylediler ama olmuyor çünkü yarınmış. Neyse en azından spor oldu diye düşünüyorum. Metroya atlayıp eve dönüyorum. Çok geç olmadığı için mutluyum. Hemen güzel ve dinlendirici bir uykuya dalıyorum.

Çok yoruldum, belki ayaklarımı hissetmiyorum ama yeni şeyler görüp yeni şeyler öğrenmek her şeye değer!

Yarının nasıl olacağını bilseydim yarın olmasın isterdim...