25 Temmuz 2014 Cuma

Darısı sizin başınıza!

Evet bu okuldaki son günüm... Biraz üzücü, daha çok sevindirici! Yanlış anlaşılmasın, kaldığım süre boyunca aşırı zevk aldım ama annemleri özlediğimi de söylemeden edemeyeceğim.

Franc ile son güne yakışır güzel bir ders yapıyoruz. Öğle arası çabuk geliyor. Sertifikaları alıp, herkese veda etme zamanı! Müdürüm Emilie ile konuşuyoruz.  Hoşnut kalmadığım şeyleri söylüyorum, aynı zamanda da bir değerlendirme formu yazıyorum. Emilie hoşnut olmadığım konular konusunda bana hak veriyor.

Belki hatırlarsınız. Geçen hafta perşembe günü TCF sınavına girmiştim. Sınav sonucum beni büyük bir mutluluğa boğuyor, çünkü seviyem B2! Cidden beklemiyordum. Öğle arası boyunca kafeteryada oturuyorum.

Bugün bildiğinizi düşündüğüm üzere kültür günü. Bu nedenle dışarı çıkıyoruz, tabi ki Lillianne ile. Önce Notre Dame' ın bulunduğu L'Ile de la Cite'yi görüp -daha önceden görmüş olmama rağmen, Lillianne ile rehberli tur gibi oluyor- sonrasında da Parisliler hakkında bir sergiye gitmeyi planlıyoruz. Metronun Saint Michelle durağında iniyoruz. Ben bu arada durmaksızın Lillianne ile muhabbet ediyorum. Bize Fontain Saint Michelle' in tarihini anlatıyor. Sonrasında Saint Chapelle hakkında konuşuyoruz. Düşkünler evine gidiyoruz -eski bir hastahane-, Zero Point'e geliyoruz, Notre Dame ve yolları hakkında konuşuyoruz, sonrasında Paris' te bir ay için hazırlanan yapay plajı görüp Hotel de Ville'deki sergiye gidiyoruz. Maalesef istediğimiz sergi geçen hafta kapanmış ama bunun yerine 2. Dünya Savaşı ile ilgili bir sergi varmış. Sergiden çok Hotel de Ville'in içi ilgimi çekse de sergiyi de beğenmediğim söylenemez.

Maalesef turumuz burada noktalanıyor. Okula yürüyerek dönmeyi tercih ediyoruz. Okula döndüğümde ilk iş online-checkin' imi yapıyorum. Sonrasında biraz çalışıp babama peynir almaya çıkıyorum. Babama Roqurfort ve Danish Blue alıyorum -umarım beğenir.

Eve dönüyorum. Bavulum hazır ama birkaç rötuşa ihtiyacı var. Annemlerle skype yapıyoruz. Kadın anahtarlarını çaldırdığım için benden para talep etmişti. Bu parayı ödüyorum. Sonra ev arkadaşım Cian ile süpermarkete gidiyoruz -kestane macunu alması gerekiyormuş. Eve gelip bavulumun rötuşunu tamamlıyorum. Duşa giriyorum. Çantamı hazırlıyorum. Yalan söylemeyeyim 10 şarap ve babamın kahve koleksiyonunu bagaja sığdırmak bir hayli emek istiyor.

Evet bu bir son, ama klişe bir şekilde sonun yeni bir başlangıcı... Bu gezi ile ilgili yazmak istediğim birkaç anım daha var... Acısıyla tatlısıyla, bazen zorluklarıyla; bana hem Fransızca hem de hayat açısından çok fazla ders veren bir süreç geçirdim -tam olarak tatil diyemem.  Darısı sizin başınıza!


Posted via Blogaway

Fotoğraf!

Merhabalar! Güzel ve canlı bir perşembe başlıyor! Paris' teki şuan için son perşembem! Sabah normal olarak okula geliyorum. Tiyatro dersim var. Normal olarak çok konuşuyorum ve normal olarak ders hızlı geçiyor.

Öğle arasında önceden gidip görmediğim Cimitiere Pere La Chase'i görmeye karar veriyorum. Şimdi niye böyle bir karar verdim diye merak ediyorsanız, Paris' te 1.5 ay iyisiyle kötüsüyle yaşayıp da turistlerin gördüğü yerlerin neredeyse tümünü görmesem olmazdı. Evet Cimitiere Pere La Chase'de kimlerin mezarları var? Chopin (muzisyen olan), Oscar Wilde (yazar) ve August Compt (filozof). Tabi ki tarihte önemli yeri olan birçok insan var -palyaçodan bahçıvana- ama bunlar benim ilgimi çekenler. Biraz yürüdükten sonra orta noktaya geliyorum ve tamamen tesadüf eseri Polonyalı arkadaşım Kacper ile karşılaşıyorum. Chopin'i görmeye beraber gidiyoruz, sonra da ayrılıyoruz, çünkü ben ondan biraz daha farklı insanlari görmek istiyorum. August Compt, ardından da Oscar Wilde... Metroyla dönmeme rağmen derse 1 saate yakın geç kalıyorum ama değdiğini rahatlıkla söyleyebilirim.

Ders maalesef Zahir'in ve Delf B1 çalışması. Genel olarak kendisi hiçbir şey yapmadan oturuyor ve bize yazmamız için konu veriyor. Bana gelip bir B2 konusu yazabileceğimi söylüyor -insanların ne kadar obsesif ve mutsuz oldukları ile ilgili. Herkes internet ile ilgili bir yazı yazarken ben de bunu yazıyorum. Sonunda herkes okuyor ama ben okuduğumda herkes şaşırıyor çünkü kimse bu konuyu yazmamış. Dersten sonra beklesem de Zahir hiçbir yanlışımı düzeltmiyor.

Tutoral'ya gidip biraz çalıştıktan sonra Musee D'Orsay'a gidiyorum. Burayla ilgili söyleyebileceğim en önemli şey birçok artistik fotoğraf çekinme çabasında bulunduğum... Tabi ki aynı zamanda Van Gogh'un en ünlü tabloları bu müzede yer alıyor. Yeterince inceleyip, fotoğraf çektiğime karar verdiğimde ayrılıyorum. Metroya binip Republique.

Saat 9'da evdeyim. Annemlerle konuşup biraz çalışıyorum, birkaç şey izliyorum. Kısaca çok güzel ve verimli bir gün oluyor! 

Daha fazla fotoğraf çekmeyi umut ederek!


Posted via Blogaway

24 Temmuz 2014 Perşembe

Yarına Bakalım!

Evet biraz geç olmasına rağmen çok yazmak istedim. Sabah normal bir sabah, yine Franc ile dersimiz var. Öğle arası "A" demeye kalmadan geliveriyor. Kafeteryada duruyorum. Şunu da belirteyim, çok sıcak!

Öğleden sonra dün yaptığım hatayı tekrarlamamaya karar verip, Lillianne'in sınıfına gidiyorum. Çok fazla insan var ve bugünün konuşma dersi olduğu göz önünde bulundurulursa bu kötü bir şey. Neyse ki yanımda yapılacak birçok şey getirmiştim -okuldan aldığım tüm teksirleri düzenleyip, kelimeleri flash-cardlara geçirmem gerekiyor. Hem dersi dinleyip, hem bunu yapınca gerçekten çalıştığımı hissediyorum.

Tutoral'dan biraz erken çıkıyorum, çünkü Musee Rodin'i görmek istitorum ve Çarşamba günlerine özel 8'de kapanıyormuş. Hemen yürüyerek yola koyuluyorum. Fotoğraf ve video çekerek,  çevremi izleyerek yürüdüğüm halde sadece 45 dakikamı alıyor. Maalesef müze kapalı, neden mi? Çünkü eylem varmış. Biraz üzülsem de yine de dışarısını görebiliyorum bu nedenle mutluyum.

Umudu kesmeyerek Jardin de Plantes'a yürüyorum. Burası da kapalı ama kapıların ardından neredeyse her şeyi gorebiliyorum bu nedenle üzülmüş değilim.

Son olarak saat 9.30 olmak üzere, bu nedenle hemen metroya atlayıp eve dönüyorum. Evde annemlerle konuşup biraz ders çalışıp yatıyorum. Biraz hayal kırıklığına uğramış bile olsam daha çok yeni yerler görebildiğim için mutlu oldum. Bakalım yarın ne getiriyor?


Posted via Blogaway

Kısaca Normal!

Son salım... Ne ilginç, ne güzel, ne kötü... Her şey normal, yine çok şey öğreniyorum. Zaten bu öğrenme isteğiyle öğrenmemek mümkün değil!

Sabah Franc ile çok güzel bir ders geçiriyoruz. Öğle arasında yeni insanlarla konuşuyorum. Bunun dışında da hediye almam gereken insanlara 4 şarap alıyorum -hepsi birbirinden güzel. Öğleden sonraki dersim için Lillianne'in sınıfına girmek istemiyorum, çünkü dün pek fazla derse katılamadığımdam biraz moralim bozulmuştu. Büyük bir hata yapıp Zahir'in dersine girdim ve heralde hayatımın en sıkıcı dersiydi. Hiçbir şey öğrenememem bir yana tamamen bir zaman kaybıydı.

Çok yorgun bir şekilde dersten çıktım ve Tutoral'a çıktım. Yarı Kanadalı yarı Türk olan bir çocukla tanıştım. Universitelerden konuştuk. NYU'da okuyormuş. Çıktıktan sonra Republique'e kadar benimle yürüdü. Evde, ders çalışıp annemlerle konuştum. Aynı zamanda arkadaşımla skype yaptım. Kısaca normal günlerimden biri işte!


Posted via Blogaway

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Guzel günler!

Merhabalar, biraz geriden de olsa buraya kadar gelmeyi basarabildiğim için mutluyum -blog adına konuşuyorum.  Pazartesi sabahım yorgun başlıyor ama böyle olması gayet doğal... Bu kadar dolu bir hafta sonu bu kadar yorgun bir pazar getirir. Evimde kalan Irlendalı arkadaşım kapımı çalıp okula beraber gidip gitmek istemediğimi soruyor, ben de neden olmasın diyorum. Biraz bekleme nezaketini gösteriyor.

Önceden de dediğim gibi Pierre tatile çıkmış, onun yerine Anna dersimize giriyor. Pek yerini doldurabildiği söylenemez. Hatta hiç hoşuma gitmiyor, bu nedenle aradan sonra sınıfımı değiştirme çabalarına giriyorum. Anna B2 gibi konuştuğumu söylüyor -nasıl gurur duyduğum anlatılamaz- ama ben B1.2 sınıfına giriyorum. Yeni öğretmenimin adı Franc. Sanırım şuana kadar tüm dalları kıyaslarsak sahip olduğum en iyi öğretmen. Sınıfa ilk geldiğimde çok sıcak karşılıyor. Sorular soruyor, ben de anlatıyorum...

Öğle arasında yeni insanlarla tanışıyorum. Aynı zamanda da biraz Fransızca çalışıyorum. Öğleden sonra dersim Lillianne'le ama bu ders biraz sinirlerimi bozuyor... Çünkü sürekli aynı kişiler konuşuyor ve diger insanların da konuşmasına izin vermiyorlar. Çok sıkıcı bir ders oluyor sonuç olarak. Dersten çıktıktan sonra Tutoral odasına esyalarımı bırakıyorum ve Tutoral sonrasında Jardin du Luxembourg'a gitmeyi planlıyorum ama öğle arası tanıştığım arkadaşlarımdan biri olan Kacper ile konuştuğumda Jardin du Luxembourg'a beraber gitmek isteyip istemediğimi soruyor. Ben de gerekli çalışmayı evde yapabileceğimi düşünerek evet diyorum. Beraber metroya biniyoruz ve Jardin du Luxemborg'da iniyoruz.

Şunu söylemeliyim ki Kacper ile anlaşmak biraz zor çünkü ne Ingilizce'yi ne de Fransızca'yı benim kadar iyi biliyor ama sonuçta biraz daha fazla çaba sarfetmemiz gerekse de anlaşıyoruz. Jardin du Luxembourg'u biraz dolaşıyoruz ardından da kapalı bile olsa Pantheon'a fotoğraf çekmeye gidiyoruz. Jardin du Luxembourg'a geri dönüyoruz ve Paris'in ünlülerin bulunduğu en güzel mezarlığı Cimitier de la Pere La Chase'e yürüyerek gitmeye karar veriyoruz.

Yürümeye başlıyoruz. Kacper bana elmalı çörek alıyor -ne kadar reddetsem de. Saat 8.20'ye doğru mezarlıktayız ama maalesef kapalı... Üzülsek de yapabilecek bir şey yok bu nedenle evlerimize dönmek üzere metroya atlıyoruz. Genel itibariyle çok güzel bir gün oluyor. Daha güzellerine!

Posted via Blogaway

Posted via Blogaway


Posted via Blogaway

22 Temmuz 2014 Salı

Bir dahaki sefere sizinle!

Sanırım bu anlatılması, hatırlanması en zor gün... Şehir büyük, zaman az, anlatılacak düşünce çok... Sabah tam bir karmaşa! Duş almam gerekiyor, ayrıca da hazırlanmam, aynı zamanda tedbirli olmalıyım yani gara erken gitmeliyim. Ama tamamen telefonumun suçu olmasına rağmen bu istediğim şeylerin hiçbirini yapamıyorum. Çünkü 5.45'te çalması gereken saatim çalmıyor. 6.30'da kendi kendime uyanıyorum, bir panik harbidir alıyor. Hızlıca corn-flakes'imi yiyip, giyinip, duş alamadan evden çıkıyorum. 7.15'te gardayım -Gare du Nord. Biraz piyano çalıyorum ardından da 7.46'da olan TGV. Güzel ve rahat bir yolculuk geçirdikten sonra 8.45'te Lille'deyim -Gare Lille-Europe.

Garda Tourist Information yok maalesef. Şehir merkezi yürüyerek beş dakikalık uzaklıkta. Önce yavaş yavaş yürüyüp biraz şehri tanıyorum. Sonrasında da Tourist Information'ı Fransızca'mın çok iyi olduğunu vurgulayan bir bayan yardımıyla buluyorum -güne mutlu başlamak da güzel. Bugün pazar bu nedenle saat 10'da açılacakmış. Saat 10'a kadar biraz şehri görüp, biraz kafa dinleyip, biraz dinlenebilirim. Sanırım koca şehirde tek açık olan marketten maden suyu alıyorum. Sonrasında da adının Charles De Gaulle olduğunu öğreneceğim bir meydanın büyük çeşmesine oturuyorum -üzerine değil tabi ki! Tourist Information'a gittiğimde bana başta küçük pek anlaşılmayan bir harita veriyorlar. Ne gezebileceğim yerler işaretlenmiş ne de tarihleri anlatılıyor -maalesef. Bu durumdan pek de hoşnut kaldığım söylenemez bu nedenle, 5 tane yürüyüş turunu içeren bir kitapçık satın alıyorum. Öncelikle Old Lille'den başlıyoruz -Lille'in çok eski bir kısmı, otantik caddeler, binalar... Kısaca her şeyi mükemmel.

Tourism Information'un yer aldığı Palais Rihour ardından da Palais Rihour'un yer aldığı Place Rihour. Rue du Palais Rihour ve sonunda Place de Charles De Gaulle. Bu küçük turda hatırı sayılır sayıda fazla durak noktası var. Belki siz yerlerin adlarını pek önemsemiyorsunuz ama bir tur yapmak isterseniz, bu tur gayet işlevsel. Vieille Bourse, Grande Garde, Place du Theatre, Opera, Chambre du Commerce. Bu arada söylemeyi unutmadan birçok video çekiyorum ve videolarımda tarihlerini anlatmayı unutmuyorum. Devam etmek gerekirse Rand du Beauregard, Rue de la Bourse, Rue des chats Bossus, Pasage de la Treille ve Rue de la Monnaie. Burada ufak bir ayrıntı vereceğim, bu sokağın köşesinde Aux Merveilleux adlı bir pastahaneyi eğer giderseniz denemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum. Ben şahsi olarak kahveli muffin yedim, bu nedenle onu tavsiye ediyorum ama diğerlerinin de çok güzel olduğuna çok eminim. Ayrıca Lille'de neredeyse hiçbir müzeye girmiyorum, çünkü şehiri gezmeye zamanım tamı tamına yetecek. Rue au Peternick, Place aux Oignons, Notre Dame de la Treille -şehrin en önemli katedrali ve sanırım yapısı-, Rue de Weppes, Rue de Cirque, Rue Lepelletier ve Rue Esquermoise. Sanırım bugün yemek üzerine kurulmuş çünkü şehrin en önemli şeker dükkanı Meert'teki taze kokulara dayanamayıp, küçük çikolatalı sütlü ekmek alıyorum -spesyali.

Bu küçük, tarihi, siz pek farkedemeseniz de bilgi dolu turum sona eriyor ve biraz dinlenmek için Mc Donalds'a oturuyorum. Telefonumu şarj ederken annemlerle konuşuyorum, aynı zamanda şehir ile ilgili bilgileri okuyorum. Gözüme pazar günleri tüm Lille halkının gittiği Place du Concert'te yer alan bir pazar çarpıyor. Çok mutlu oluyorum ve anında o atmosferi hissetmek istediğime karar veriyorum. Koşarak Mc Donalds'tan çıkıyorum ve yine koşarak Place du Concert'e gidiyorum. Aslında diğer turuma başlamam gerekiyor ama bana göre bir şehrin kalbi pazarıdır... Pazar gerçekten çok güzel. Çocuklar anneleri, evliler eşleri için çiçek alıyor. Birçok peynir ve et dükkanı var, tabi aynı zamanda sebze. Bu güzel pazarın tadını tamamen çıkardığıma emin olduktan sonra, yeni turuma başlıyorum: 19th Century Lille. Bu tur ise Place du Republique'ten başlıyor -aynı Paris'te oturduğum meydan gibi. Burada the Prefecture ve Louvre'dan sonra Fransa'nın en büyük müzelerinden biri olan Palais des Beaux Arts yer alıyor. Müzeleri bu gezimde tercih etmediğimi söylemiştim ve ayrıca modern sanat olduğunu söyleyemeyeceğim, bu nedenle ilgimi çekmedi. General Faidherbe heykelinden Theatre Sebastopol'a gidiyorum ama maalesef Afganistan için bir eylem var ve çok kalabalık. Neyse ki sonunda tiyatro önüne gelip bir fotoğraf çektirmeyi başarıyorum. Coilliot, Rue Auguste Angellier, Boulevard Jean Baptiste -aynı zamanda bir parkı var-, station Saint Saveur -fuar merkezi-, Boulevard de la Liberte. Bu turum da bitiyor. Normalde Tourism Information'a gitmemiz gerekiyor -3. tura başlamak için- ama ben kendi turumu, kendime göre düzenliyorum ve yaklaşık 1.30 saat kazanıyorum.

Turun adı, Saint Saveur district. Önce Old Paris Gate, Hotel de Ville, Fort de Reduit, Noble tour, Saint Saveur Pavillon. Biraz rotayı değiştirsem de tüm yerleri görmeye kararlıyım. Hospice Gantois, The Refuge of the Abbaye de Machiennes, cour de Brigittines, Rue de Paris ve son olarak Sait Maurice church. Bu turumuz da bitiyor. Yorgunum, çünkü sıcak ve çünkü çok yürüdüm. Yine Mc Donalds'a oturuyorum. Niye Mc Donalds diye düşünüyorsanız hemen söyleyeyim, pazar günü açık olup, interneti olan nadir yerlerden.

Çok uzun oturmuyorum, çünkü bu kadar güzel bir şehirde oturmak cidden kendime yakıştıramadığım bir şey. From the Jesuit College to Sainte Catherine Church adlı turuma başlıyorum. Yolda giderken bir kurabiyeci görüyorum, güzel, beyaz çikolatalı bir kurabiye alıyorum. Şimdi turumu anlatayım. The Former Jesuit College, Saint Etienne Church, P'tit Quinquin, Quai du Waullt -burada biraz oturup gölü izliyorum-, Minimes Convent, Jardin Vauban -fotoğraf çektirmek için aşırı çaba sarfediyorum- ve belki de şehirin en ünlü yapısı Citadelle. Hala canlı bir ordu karargahı. Burada Türk Bayrağı'nı görmek beni şaşırtsa da aynı zamanda gurur da veriyor. Kıyısında güzel bir yürüyüş yapıyorum. Sırada Rue de la Barre, the Sainte Catherine Church, rue Royale, Nouveau Siecle, Hotel de Beaupaire... ve gerçekten 4. turumu bitirmiş oluyorum. 5. turum için dinlenmeye ihtiyacım var, çünkü normalden daha uzun bir yürüyüş olacak. Bir dondurma alıyorum ve güneş yüzüme vururken, fıstıklı, çikolatalı dondurmamı yiyorum. Böyle zevkler anlık olsa da yaşamanın güzelliğini anlatıyor.

...ve son tur: Euralille. Tamamen 21. yüzyıl yapıtlarını kapsayan bir tur. Lille Grand Palais'tan başlıyor. Adından Palais içermesi sizi yanıltmasın, aslında çok yeni ve sergi ve kongreler için kullanılıyor. Sonrasında belirli kuleleri gördükten sonra Gare Lille-Europe'a gidiyorum. Çünkü saat 8.30 ve artık bilmediğim bir yerde geç bir saatte dışarıda kalmanın güvenli olduğunu düşünmüyorum. Trenim 22.13'te ama şansıma garda bir piyano var, aynı zamanda internet... ve yine şansıma birkaç notamı getirmiştim. Bu nedenle yaklaşık iki saat boyunca piyano çalıyorum ve insanlar çok beğeniyor bu nedenle gururum okşandı ve çok mutluyum.

Trenim 1st class. Trende Fransızca çalışıyorum. 15 dakika civarında da uyuyorum. 23.14'te Gare du Nord'dayım ve metroya binip evime dönüyorum.

Çok yorucu ve dolu bir gündü ama Lille kesinlikle görilmeye değiyor. Son gördüğüm şehrin Lille olmasına çok seviniyorum, çünkü Fransa'yı çok güzel hatırlayacağım...

Bir dahaki sefere sizinle!


Posted via Blogaway

21 Temmuz 2014 Pazartesi

DÜŞTÜĞÜNDE KALKMASINI BİLECEKSİN!

Merhabalar. Tekrardan o güzel cumartesilerimden biriyle sizlerleyiz. Biraz gecikmeli maalesef, çünkü bu güzel cumartesiyi takip eden güzel pazar bana yazmaya yetecek zaman bırakmadı. Bugün neredeyiz? Strasbourg! Kesinlikle kameranın çalındığını unutmak için güzel bir yer, insan şehrin büyüsü ile sürüklenip gidiyor. Ekstra bilgi vermek gerekirse Strasbourg Noel'iyle ünlü çünkü Fransa'nın en büyük Noel pazarlarından biri kuruluyormuş.

Şehre trenle gidiyorum. Yolculuğum iki buçuk saat sürüyor ve trenim Gare de L'Est'ten kalkıyor. Biraz erken uyanıyorum, çünkü tren saat 6.55'te ve gara yürümek 15 dakikamı alıyor. İki buçuk saat boyunca yarım kalan uykumu tamamlıyorum, sonunda tamamen zindeyim! Bu arada söylemeden geçmeyeyim, trenim TGV -Train Grande Vitesse- bu nedenle çok hızlı.

Strasbourg tren karında hemen bir Tourist Information buluyorum. Bana nereleri gezeceğimi ayrıntılı olarak gösteren ve hikayelerini anlatan bir  kitapçık veriyorlar. Gezilecek tam anlamıyla çok şey var!

Turuma Place Kleber'den başlıyorum. Burayı Place St. Thomas ve kilisesi takip ediyor. Sonrasında eskiden önemi anlaşılmamış ama şuan şehrin en turistik yerlerinden biri olan nehrin kırılma noktası Petite France'a gidiyorum. Picasso tutkumu bilen var mı bilmiyorum ama en sevdiğim ressam... Bu nedenle Musee d'Art Moderne'in yanında Picasso ismini görünce hemen atılıyorum. Bu müze kesinlikle gezdiğim en güzel ve en ilginç müzelerden biri oluyor ve gezdiğime kesinlikle değiyor. Afrika koleksiyonun bulunduğu Musee Vodou'ya kadar uzun çabalar sonucu yürüyebildikten sonra müzenin ilgimi çekmediğine karar verip merkeze geri dönüyorum.

Place Gutenberg ve nehrin hemen kıyısında bulunan Custom's House'u görüyorum. Sonrasında şuan otel olarak görev yapan The Cour du Corbeau'yu görüyoruz. Alsatian Museum'a gidiyorum ki burada klasik tarzda bir Alsas evi anlatılıyor. Bu arada tarihlerıni anlatmıyorum, çünkü biliyorum ki kendiniz araştırırsanız çok daha fazla şey öğreneceksiniz. Bu çevrede son olarak Place de L'hopital'i görüyorum. Normalde buradaki şarap mahzeni ziyaret edilebiliyor ama maalesef bugün kapalı. Aileme şarabı buradan almak istemiştim ama maalesef hedefime ulaşamıyorum.

Şimdi de sıra ünlü katedralin çevresindeki alanda. Önce Strasbourg'un tarihi müzesiyle başlıyorum. Sonuçta bir şeyler öğrenmek gerek! Palais Rohain ve çok ilginç bir ismi olan Place du Marche aux Cochons de Lait'yi görüyorum. Palais Rohain'in içinde üç müze yer alıyor: Musee d'Archelogie, Musee des Arts, Musee de Beaux Arts. Hemen yanında ikinci müzemiz olan The Ouvre Notre Dame Museum var. Bütün müzeler çok güzel ama hava güzelse ve vaktiniz varsa kesinlikle dışarıda kalın, çünkü bu şehrin atmosferi bir başka! Bu arada bu müzelerin yer aldığı yerin adı Place du Chateau. Ünlü katedralimiz Cathedral de Notre Dame hemen yanımızda. Dışı kadar içi de güzel. Ben çıkmasam da kulelerinden birine çıkma ihtimaliniz bulunuyor. Ardından gotik tarzda mimarisiyle ilgiyi üstüne çeken Maison de Kammerzell'i görüyoruz. Belki farketmişsinizdir, Strasbourg iki kültürün birlikte bulunduğu bir şehir: Fransız ve Alman. Bu nedenle bazı yerlerin isimleri Almanca bazıları Fransızca. Ayrıca neredeyse tüm halk bu iki dili de konuşuyor.

Sabahleyin yanlışlıkla uğrayıp bu sefer bilinçlice gezmek istediğim Eglise de Saint Pierre le Jeune kilisesine giderken yolda bir dondurmacı görüyorum ve çikolatalı dondurma alıyorum. Sanırım hayatta en sevdiğim şeylerden biri güneş yüzüme vururken tatlı yemek! Kilise şehrin katedralden sonra en eski yapısı.

Yaklaşık 15 dakika yürüdükten sonra Palais de Rhine'e varıyorum. Place de la Republique'te yer alıyor. Aynı şekilde De Bibliotheque National Universitaire ve Strasbourg Theatre National ile birlikte. Eskiden Strasbourg'da yaşamış karikatör Tomi Urgerer'in müzesini geziyorum ve büyük zevk alıyorum. Saint Paul's Church'ü görüyorum ama maalesef giremiyorum çünkü bir düğün var. Ayrıca üzgünüm çünkü telefonumun şarjı yeterli olmadığından kamera çekemiyorum. Place De l'Universite'yi de gördükten sonra Zoological Museum'a gitmek istiyorum ama maalesef tadilat altında bu nedenle ben de direk Botanical Jardins ve Plenaterium'a geçiyorum. Botanical Jardins'da telefonumu yarım saatliğine şarj ediyorum ve bu güzel bahçeyi gezdikten sonra kamera çekemediğim yerlere geri dönüyorum.

Son olarak the Instution of Higher Arts'ı ve Place du Marche Gayot'u görüp annemlere şarap almak üzere katedralin çevresine dönüyorum. Bölgenin yöresel ve Paris'te bulamayacağım şaraplarından iki tane alıyorum -biri beyaz, biri kırmızı. Tren zamanım da gelmiş saat 7.30'da gardayım. Trenim de 8.16'da... Biraz beklemenin ardından tüm yol boyunca manzaranın tadını çıkardığım trenime biniyorum -1. sınıf. Saat 10.30'da garda, 10.45'te de evdeyim. Güzel bir uyku uyuduğuma emin olabilirsiniz -belki fazla güzel!

Son olarak başlığı açıklamak istiyorum. Her şeyimi kaybetmiş olmam yaşama sevincimi de kaybedeceğim anlamına gelmiyor. Ben düştüğünde kalkmasını da bilen bir insanım!

19 Temmuz 2014 Cumartesi

Saint-Denis

Bugün cuma... Hayatımın en zor haftalarından birini kimse destek çıkmadan geçirmeyi başardım -somut destek; yanlış anlaşılmasın yoksa annemle babam hep manevi olarak yanımdaydı. Sonunda dilekçeyi de almış olduğum göz önünde bulundurulursa kalan zamanımın keyfini çıkarabilirim. Sabah normal bir ders işliyoruz. Pierre sonuçta sınıf olarak seviye atladığımızı düşündüğünü söylüyor. B1.2-B2.1 olmuşuz. Bu haber beni çok mutlu ediyor ama maalesef gelecek hafta öğretmenimiz Pierre olamayacakmış, çünkü tatile gidiyormuş.

Öğle arasında genelde kafeteryadan geçen rastgele insanlarla konuşuyorum. Saat 14.15'te Lillianne geliyor ve Saint-Denis'e doğru yola çıkıyoruz. Saint-Denis neresi? Metroyla sadece 35 dakika uzaklıkta olmasına rağmen farklı bir şehir. Futbol Stadyumu, büyük bir katedral, ayrıca da eski zamanlarda kurulmuş olmasından dolayı kalıntıları incelemek için bir arkeoloji müzesi barındırıyor.

Metrodan iniyoruz. Şunu söylemeliyim ki hava çok sıcak. Vücudumun yüzde yetmişinin su olduğunu göz önünde bulundurursak, buharlaştığımı hissedebiliyorum. Turumuza arkeoloji müzesinden başlıyoruz. Lillianne bir rehberden randevu almış, bu nedenle biraz profesyonel aynı zamanda da çok bilgili bir tur geçireceğimize inanıyorum ki bu düşüncemde de yanılmıyorum. Şehrin 800'lere kadar tarihini harita üzerinden inceleyerek başlıyoruz. Şehir adını kafası koptuktan sonra, kafasını eline alıp 7-8 kilometre yürüyen ve şuan katedralin bulunduğu yerde düşen Saint-Denis'den alıyor. Saint-Denis buraya düştükten sonra, üzerine katedrali inşa etmişler zaten.

Şehrin gelişimini gayet güzel izledikten sonra şehir turuna çıkıyoruz. Rehberimiz belirli yapıtları anlatıyor. Tur yaklaşık ateş gibi güneşin altında 1.30 saat sürüyor. Sonrasında içi püfür püfür olan kiliseye giriyoruz. Biraz inceledikten sonra ben Lillianne'le okula dönmek için metroya biniyorum. Okula döndüğümde kimse yok, bu nedenle Subjonctif Passe -bu sabah öğrendik- ile ilgili egzersizler alıp evime gidiyorum.

Evde genel olarak arkadaşlarımla, annemlerle, herkesle konuşarak akşamımı geçiriyorum. Cumartesi hazırlıklarını tamamlıyorum ve güzel bir uykuya dalıyorum.

Yeni yerler keşfedelim?

18 Temmuz 2014 Cuma

Ciddiyetsizlik!

Şuan uyuyor olmam gerekiyor ama kalbim bu günü yazmadan geçmeye el vermedi. Bu nedenle elimden geldiği kadar hızlı, detaylı ve sınırlı yeteneğimle de olsa güzel yazmaya çalışacağım.

Bu sabah plan yaparak uyanıyorum. Muvaffakiyetname ve aynı zamanda okulla imzaladığım "TÜM SORUMLULUK BENİM" anlaşmalarını yanıma alıyorum, çünkü polise tek başıma dilekçe verebilmek istiyorum.

Madam Pansier mesaj atıyor ve randevuyu saat 4.30 için aldığını söylüyor.  Bu dersimin ortası demek ama sanirimr onun umrunda değil. Aynı zamanda bugün önemli bir sınavım var ve kaçta biteceğini maalesef bilmiyorum. Bu nedenle öğrenince ona haber vereceğimi söylüyorum.

Dersim her zaman olduğu gibi güzel gidiyor ama maalesef saat 12'de bana en çok yardımcı olan komiseryada şansımı denemek üzere metroya atlıyorum -Ranelagh. Saat 1 gibi komiseryada işim bitiyor, çünkü dilekçe falan veremiyorum, akşamı beklemek zorundayım.

Sınavım 2'de başlayacak bu nedenle okula dönüyorum. Adı TCF. Bir seviye belirleme sınavı ve sonuçları bir hafta sonra açıklanacak. Önce çok kolay olduğunu düşünsem de sonradan yanıldığımı farkediyorum çünkü bu sınav giderek zorlaşıyor. Sonuç olarak bir buçuk saatte sınav süresi biterken ben de sınavı bitirmiş oluyorum.

Hemen komiseryaya doğru yola koyuluyorum. Aslında yakın, yürüyerek 20 dakika. 16.05'te oradayım çünkü Madam Pansier erken gitmemin kayıt işlemleri için daha iyi olacağını söyledi -hiçbir işe yaramıyor. Bizi 4 dakika rötar ile içeri alıyorlar. Bir bayan polis gorevlisi ve hayatımda en gıcık bulduğum insanlar listesine girmeyi başarıyor. Nasıl mı?

16 yaşında Fransa'da neredeyse tüm değerli eşyaları çalınmış bir çocuğa nasıl davranılır? Cevap: Çok kötü. Normalde yardımsever olması gereken biricik polis görevlisi Ingilizce'yi neredeyse hiç konuşamıyor, beni hızlı Fransızca ' sını anlamak zorunda bırakıyor ve tabiri caizse neredeyse konuşmama izin vermiyor. Bana ergenlik krizi geçirdiğimi, problemlerimle uğraşamayacağını söylüyor. Fransa'da adaletin olmadığını aynı zamanda her şeyin çok para tuttuğunu anlatıyor. Sonunda hiçbir şey yapmayacaklarını tamamen kavradıktan sonra hayatımın en büyük kavgasını etmiş olarak karakoldan ayrılıyorum. 

Bu arada merak ediyorsanız Madam Pansier ne mi yapıyor, konuşmama yardım etmeksizin sadece sandalyesinde oturup tek kelime etmiyor.

Biraz Paris' i turlayıp sonrasında eve gidiyorum. Evde annemlerle konuşup Rio 2'yi Fransızca izliyorum.

Umarım başınıza bu tür polislerin olduğu bir ülkede bu tür olaylar gelmez.

Iyi geceler dilerim!


Posted via Blogaway

17 Temmuz 2014 Perşembe

Daha sade!

Sanırım, gözüm iltihap kaptı bu nedenle bu yazıyı tek gözümle yazıyorum. Tahmin edersiniz ki biraz zor ama ne yapalım, zorluklara katlanmadan güzel şeyler ortaya çıkmıyor. 

Bugün normal bir gün olacak! Eminim. Aksiyon yok, heyecan yok. Depresifim inkar etmiyorum, hem de çok ama mutlu olacağım. Sabah derslerim normal geçiyor. Öğle arasını beraber geçirmek için bir arkadaşım yok maalesef! Ben de bu yüzden öylesine yürüyüp, fransızca bir kitap okumaya çalışıyorum.

Öğleden sonra dersim Lillianne ile. Yine geçen hafta oynadığımız oyunu oynuyoruz ve yine çok zevk alıyorum. Ispanyol arkadaşlarla tanışıyorum ve beni kurstan sonra Louvre'a gitmeye davet ediyorlar. Çok mutlu oluyorum, çünkü bu aralar gerçekten arkadaşa ihtiyacım var. Hepsi birbirinden eğlenceli. Onlarla geldiğime çok memnun kalıyorum. Yaklaşık üç saat gezdikten sonra ben Javier'le ayrılıyorum, çünkü eve gitmem daha yerinde bir karar.

Eve yürüyorum. Yaklaşık 9.30 gibi evdeyim. Annemlerle konuşuyorum, biraz TED uygulamaları izliyorum ve yatıyorum.  Cidden güzel bir gün oldu...

Daha sade bile olabilir :)


Posted via Blogaway

16 Temmuz 2014 Çarşamba

ELÇİSİZLİK!

Şuan çok uykum var ve sabah duşa girmem gerekiyor ama yazacağım çünkü şu günler belki de yazılması en önemlileri...

Sabah kalkıyorum, tamamen mutlu olduğum söylenemez, aslında hiç mutlu olduğum söylenemez. Depresyonda gibiyim ama değilim. Sabah okula gidiyorum, durumu açıklıyorum ve bana bir öğrenci kimliği çıkartmalarını rica ediyorum -ne de olsa artık pasaportumla gezmem biraz tehlikeli olur. Benden pasaportumdaki fotoğrafın fotokopisini çekmek için para istiyorlar. İşte insanlık budur! Mesele para olmasa da o kadar gıcık oluyorum ki değil fotoğraf kimlik bile istemiyorum.

Ama haklarını yemeyeyim, bazı öğretmenler çok yardımcı: Lobna, Emanuel, Lillianne... Hepsi yapabilecekleri bir şey olup olmadığını soruyor. Sonuçta hiçbir şeyimi geri getirmese de küçük bir teselli. Dersim Emanuel ile tiyatro. Saat 11'de dersten çıkıyorum, çünkü elçiliğe gitmem gerekiyor, çünkü polis kelimenin tam anlamıyla hiç yardımcı olmuyor. Direk metroya atlayıp elçiliğe en yakın yerde duruyorum. Bir beyefendi google maps'ten elçiliklerin bulunduğu yeri bulup Afganistan elçiliğine kadar benimle yürüyor. Sonrasında Afganistan elçiliğine nasıl gidebileceğimi soruyorum ve çok yardımcı oluyorlar.

Türk Büyükelçiliğine varıyorum. Türk Bayrağını gördüğüm için o kadar mutluyum ki! Gerçekten de birinin bana yardım edeceğini düşünüyorum. Kapıyı çalıyorum ama kimse açmıyor, kimse benimle konuşmuyor. Çevrede bir tur atıyorum. Başka bir kapı buluyorum. Açmıyorlar ve diğer kapıya geri dönmemi talep ediyorlar. Geri dönüyorum. Görevli kapıdan dışarı çıkmadan bana ne istediğimi soruyor. 16 yaşımda olduğumu ve pasaportum dışında her şeyimin çalındığını anlatıyorum. Beni içeri almamakla kalmıyorlar, yapabilecekleri bir şeyin olmadığını söylüyorlar ve beni dışarıda bekletiyorlar. Komiseryaya gitmeliymişim. Komiserya'nın nerede olduğunu soruyorum, görevli yeni başladığını ve hiçbir şey bilmediğini ifade ediyor. Hiçbir şeyi bilmeyen insanların büyükelçilikte görevlendirilmesi Türkiye'nin durumunu gözler önüne seriyor.

Sokaktaki insanlardan daha fazla yardım görerek komiseryayı buluyorum ama maalesef dilekçe veremiyorum, çünkü reşit olmam gerekiyormuş. Hırsızı arayacaklarını söylüyorlar, çok yardımcı oluyorlar. Akşam ev sahibim ile gitmeyi planlıyorum.

Okula dönmeden, olayın geçtiği Starbucks'a dönmek istiyorum -bir gelişme var mı bakmak için. Hiçbir gelişme yok! Adresi alıyorum ve okula gidiyorum.

Ev sahibime benimle gelip gelemeyeceğini soran bir mesaj atıyorum. Memnuniyetle geleceğini belirtiyor ve bu benim için mükemmel bir haber. Saat 6'da buluşmak için sözleşiyoruz. Kendim için çok zor bir derse giriyorum ama çok yararı oluyor. Son dersim için evde çalışmak üzere gerekli materyalleri alıyorum. 6'da evdeyiz, en yakın komiseryaya gidiyoruz ama çok kalabalık, randevu almamız gerektiğini söylüyorlar. Belki yanıma reşit gerekmeyebilir, çünkü kendimden sorumluyum. Eve dönüyoruz, randevu alıyoruz.

Zaman geçiyor ve ben hala suç duyurusunda bulunamadım. Böyle bir sorumsuzluk yok...

Akşam yatmadan TED uygulamalarını seyrediyorum. Sonra da kabuslarla dolu yatağıma yatıyorum.

Yarına!

15 Temmuz 2014 Salı

Yarının böyle olacağını bilseydim, yarın olsun istemezdim...

Bugün anlatacağım olaylardan çoğu hoşunuza gitmeyecek, hatta gözünüzdeki mükemmel Paris imaji bile silinebilir. Belki bundan önce günlerimi çok normal buluyordunuz ama sizi temin ederim ki bu normal bir gün değil ve ben normal günlerimi geri istiyorum.

Liberte, Egalite, Fraternite... Paris'te özgürlük -Liberte- var, paran varsa ve güçlüysen. Eşitlik -Egalite- de var, paran varsa ve güçlüysen -genelde bir arada burunurlar. Kardeşlik de var, insanlar diğer insanların eşyalarını çalıyor ama hiçbir şey yapılmıyor, çünkü hepimiz kardeşiz ve kardeşler birbirlerinin eşyalarını çalmaz sadece ÖDÜNÇ ALIR.

Sabahleyin saat 9'da yola çıkıyorum. Normalde Barbaros ile buluşacaktık ama hasta olduğu için törene gelemeyecek. Saat 9.30 gibi Champs Elysees'deyim. Birçok insan var ve tüm yollar araçlar için kapatılmış.

Bugün 14 Temmuz, Bağımsızlık Günü de diyebilirsiniz. Askeri bir defile var bu nedenle buradayım bu arada. Yer bulmak çok zor oldu ama sonuçta tek başıma olduğum için bulabildim. Şimdi neler olacak anlatayım. Uçaklar ve helikopterler uçacak, atlar dörtnala koşacak, motorlar sürülecek, erler yürüyecek, tanklar sergilenecek. Çok güzel bir festival oluyor. Mükemmel geçiyor ve geldiğime çok memnunum. Festivalden çıkarken insan selinden dolayı çok zorlansam da sonuçta çıkmam önemli. Internet bulup biraz annemle konuşuyorum.

Yoluma devam ediyorum ve alışveriş caddesine çıkıyorum. Kendime engel olamayıp bikini, fular, tayt ve t-shirt alıyorum. Barbaroslar mesaj atıyor ve onlarla buluşuyoruz. Öncelikle öylesine geziyoruz, sonra da bir kafeye oturuyoruz. Onlar pizza yiyorlar ben de maden suyu içiyorum. 1 saat oturduktan sonra kafeden kalkıyoruz. Jardin de Tuleries'den geçip Champs Elysees'e yürüyoruz. En ünlü kafelerden birine oturuyoruz ve ben Expresso içiyorum.

Buradan sonrasını anlatmak cidden çok zor. Olayın karmaşıklığından değil sadece yazarken daha çok acı çekiyorum. Sadece ağlamak istiyorum ama güçlü durmalıyım.

Starbucks'tayım. Annemle mesajlaşıyoruz. Bir an mesaj atmak için dönüyorum ve çantam yerinde değil. Tam köşede olduğumuz ve yanlarımızda camdan duvarlar olduğu göz önünde bulundurulursa durum çok garip. Her yerde arıyorum ama bulamıyorum. Cidden çalınmış! Her şeyim onun içinde idi. En önemlisi de kameram... 300 dakikalık kamera kaydım çalındı. Sadece oturup ağlamak istiyorum. Yapabileceğim hiçbir şey yok. Starbucks görevlileri bir şey yapmıyor. Müdürleri telefonu açmıyor. Her şey darmadağın.

Yaklaşık 10 tane guvenlik kamerası olduğunu düşünürsek hırsızı bulabileceğinizi düşünebilirsiniz ama Paris'te imkansız. Binanın güvenlik şefine gidiyoruz ama sadece polisin bakabileceğini söylüyor. Ben bu arada sinir krizi geçiyorum. Komiserya bulmaya gidiyorum. Bulduğumda hayatımda hiç bu kadar sorumsuzluk görmediğimi söylemeden edemeyeceğim.

Polis bana hırsızı bulamayacaklarını, çünkü aramayacaklarını söylüyor. Ayrıca şikayette bulunmak için iki saat beklemem gerekiyormuş. Starbucks'a geri dönüyorum ve annemle skype yapıyoruz. Bu arada o kadar üzgünüm ki insanlar ne olduğunu soruyor. Anlattığımda bazıları para bile vermeye kalkıyor. Hayatımda hiç bu kadar kırılmamıştım. Niye benim çantam, niye ben, niye kameram!

Ilahi adalet buysa ben istemiyorum kalsın, tek yapmaya çalıştığım şey iyi bir insan olmaktı!

Günüm sadece mahvolduğu ile kalmıyor. Asıl amacımı gerçekleştiremiyorum. Havai fişek gösterisini izlemek... Bütün gün bunun için beklemiştim. Evime dönüyorum. Anahtarlarım da çalındı. Ev sahibim çok yardımcı oluyor, ne yapabileceğini soruyor. Birkaç saat uyuyamayıp annemlerle konuşuyorum. Onlar da üzüldüler tabi doğal olarak.

Seni öldürmeyen şey güçlendirmiyor. Bu olaydan sonra yerimden kalkamayacak kadar yorgunum, hiç de güçlü hissetmiyorum! Yatıyorum, kabuslarım eşliğinde uyuyorum.

Sizin güzel günler geçirmeniz dileğiyle...


Posted via Blogaway

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Caen...

Caen! Şuan çok kötü bir psikolojik duruma sahip olmama rağmen yazmak istiyorum çünkü benden çalamayacakları bir tek yazılarım kaldı... Trenim 9.54'te olmasına rağmen sabah erken kalkıyorum. Gara 45 dakika önceden gidiyorum. Biraz piyano çalıp annemlerle internetten konuşuyorum.

Trenim maalesef 17 dakika rötarla kalkıyor. Bu Calvados trenlerinde bir problem var! Önce Bayeux sonra bu! Neyse ki yolculuk boyunca yarım kalmış uykumu tamamlıyorum.Yolculuk iki saat sürüyor. Gardan indiğimde nereye gideceğimi bilmediğimden, bir bayana soruyorum ve tramvaya binmemi söylüyor. Sonrasında ise bir beyefendiyle konuşuyorum ve bana rahatça yürüyerek gidebileceğimi söylüyor. Bu işime geliyor çünkü şehri görmek istiyorum. Büsbüyük bir alışveriş merkezi görüyorum ama kapalı -sonradan kapalı olduğu için sevineceğim. Babama bir dükkana uğrayıp kafeinsiz kahve alıyorum.

Tourist Information'ı buluyorum. Bana çok işlevsel bir harita veriyorlar. Gidebileceğim yerleri ve atabileceğim turu gösteriyor. Hiç vakit kaybetmeden şehrin ortasında yer alan Cathedral ile başlıyorum. Cathedral'in içinde bir tören var ama yine de gezebiliyorum. Sonrasında da kale!

Meşhur Caen'ın kalesi... İçinde üç müze bir kilise bir de Şato barındırıyor. Surları biraz yıkılmış aynı şekilde Şato da öyle. Neden? Biraz tarih öğretmenliği yapayım. Şehir II. Dünya Savaşı (1944) sırasında bombalanmış ve bu nedenle çoğu tarihi yer yok olmuş. Kısaca şehir yeniden kurulmuş. Musee de Beaux Arts, Musee de Normandie ve Musee de Equtation'u geziyorum. Bana en ilginç gelen şey Musee de Beaux Arts'ın modern sanat bölümü... Son olarak Şatoyu da gezip yoluma devam ediyorum. Bu arada anlatmak için sadece bir paragraf gerektiğine bakmayın! Bu kale 1.5 saatimi alıyor.

Tur programını biraz değiştirip Tour Leroy'un bulunduğu meydana gidiyorum, çünkü gayet büyük bir pazar pazarı var. Balıkçıdan tutun, çiçekçiye kadar istediğiniz her şeyi bulabiliyorsunuz. Maalesef çok fazla kalamıyorum çünkü 32 durağım var. Bourg l'Abesse'le devam ediyorum. Burası eskiden çok fakir insanlarla dolu olan minicik bir sokak ama bombalardan korunabilen her yer bu şehir için çok önemli olduğundan bu küçük sokak da öyle! Le Vieux Saint Gilles Kilisesine -neredeyse hepsi yokolmuş- uğrayıp l'Abbeye Aux Dames'a gidiyorum. Şehrin en önemli yapıları arasında... Burada birkaç sergi görüyorum ayrıca bahçeye çıkıp fotoğraf çekiniyorum. Sergilerin annemin çok hoşuna gideceğini düşündüğümden kamera çekiyorum.

Collegiale du St-Sepulcre... D-Day adlı bir resim sergisi var. Savaştan tam 70 yıl sonra, savaş yapılmış olan yerlerin nasıl değiştiğini anlatıyor. Çok ilgimi çekiyor. Sanatçı ile fotoğrafçılık konusunda muhabbet ediyoruz.

Vageueux'a gidiyorum. Burası çok eski evlerin ve birçok restoranın bulunduğu bir cadde. Yemek yemek için oturmasam da atmosferi bana yetiyor. Şehrin diğer yarısında ise birçok kilise, farklı yüzyıllardan kalmış evler ve oteller görüyorum. Şunu söylemeliyim ki bu birbirinden güzel tarihi yapıları bulmak çok çaba gerektiriyor, bu nedenle birçok kez kayboluyorum.

Birkaç tane de önemli meydan gördükten sonra l'Abbeye aux Hommes'a gidiyorum. Bu yapı da şehrin en önemli yapılarından. Küçük bahçeyi ve Cathedral'ini görüyorum. Sabahleyin çok şiddetli olmasa da yağmur yağmasına rağmen öğleden sonrası tam zıt. İnsanın sadece dışını değil aynı zamanda içini de ısıtan bir güneş... Bu güzel öğleden sonrayı değerlendirmek istiyorum. Bu nedenle çimenlerde sadece bulutları seyrederek 15 dakika oturuyorum. Bütün gün gezip bu kadar yorulduktan sonra bu kadar güzel bir dinlenme molası kadar güzel bir şey yok! Mutlu bir şekilde turuma devam ediyorum. Paul diye bir kafe görüyorum. Çok güzel kokular geliyor, üstüne üstün çok kalabalık. Çikolatalı büsbüyük bir macaron yiyorum güneşin karşısında. O kadar mutlu oluyorum ki sanki yenilmezim, sadece bu anı durdurup yaşamak istiyorum, gerçi Paris'e geldiğimden beri hiçbiri Paris'te olmasa da o kadar güzel şeyler yaşadım ki... Turumu yaklaşık 5.30'da bitiriyorum. Ucu ucuna... İşte bu nedenle alışveriş merkezi açık olmadığı için mutluyum. Bu şehir zamanımın tümünü hakediyordu. İnternetten annemlerle konuşuyorum ve saat 6'da gara doğru yola çıkıyorum. Trenim saat 7'de. 9'da Paris'teyim.

Eiffel Kulesine yaklaşık 1 saat 15 dakikalık bir süreçte varıyorum. Neden Eiffel Kulesi? Çünkü bugün 13 Temmuz ve okulda öğretmenlerim bu gece Eiffel Kulesinin altında bir konser ve ardından da havai fişek gösterileri olacağını söylediler ama olmuyor çünkü yarınmış. Neyse en azından spor oldu diye düşünüyorum. Metroya atlayıp eve dönüyorum. Çok geç olmadığı için mutluyum. Hemen güzel ve dinlendirici bir uykuya dalıyorum.

Çok yoruldum, belki ayaklarımı hissetmiyorum ama yeni şeyler görüp yeni şeyler öğrenmek her şeye değer!

Yarının nasıl olacağını bilseydim yarın olmasın isterdim...

13 Temmuz 2014 Pazar

Bu Şehir!

Şuan trende iki koltuk kaplayacak şekilde yatıyorum. Açıkçası bu yazıyı yazmak istiyorum ama şimdi değil ama zorundayım çünkü başka zamanım yok. Evet Orleans! Sabah 6.30'da uyanıp duş alıyorum. Evi yaklaşık 8 gibi terkediyorum. Trenim 9.54'te ama eminim ki garda yapılacak bir şeyler bulunur. Ki bu önsezimde de yanılmıyorum. Internetten annemlerle konuşuyorum ve garda bulunan piyanoyu çalıyorum. Zaman su gibi akıp geçiyor.

Trende yanıma meyvesuyu ve kek veriyorlar. 1 saat sonra Orleans'tayım. Trenden iner inmez büyük bir alışveriş merkezi var. Burayı sonra gelmek için can atarak görmezden geliyorum. Şehir merkezine gitmek için hemen yolumu buluyorum. Birkaç dükkana da uğramayı unutmuyorum. Tourist Information'dan gerekli tüm bilgileri alıyorum ve dolaşmaya başlıyorum.

Önce Cathedral. Şehrin en büyük yapısı bu, yani en önemlisi -bana göre değil, tüm şehir başlı başına bir güzellik... Sonra Musee de Beaux Arts'a gitmeye çalışıyorum ama maalesef saat 12 olduğu için 5 kattan 3'ü kapalı. Ben de saat 2'de gelmeyi planlıyorum, yani katlar açılınca... Önce Musee Historique and Archologique'e gitmek istiyorum ama maalesef kapalı -oysa ki bulmak için o kadar fazla uğraşmıştım ki. Bu arada çok şirin bir fular alıyorum.

Sırada Jean D'Arc'ın evi var. Jean D'Arc kim? 100 yıl savaşlarında çok önemli bir rol oynayan Ingilizler tarafından erkek sanılarak yakıldıktan sonra, kız olduğu anlaşılan savaş kahramanı. Ayrıca Orleans'ın sembolü gibi çünkü savaşta Orlens çok önemli bir nokta olduğundan genelde Orleans'ta yaşamış. Bir belgesel izliyorum. Ayrıca buradaki abi bana şehirde gezilebilecek birkaç yer daha işaretliyor ve Tourist Information'dan daha yararlı olduğunu itiraf etmeliyim.

Ardından da Musee Historique and Archeologique'a gidiyorum. Müzeyi o kadar hızlı geziyorum ki görevlileri şaşırtıyorum. Ne yapabilirim ki, bu kadar güzel bir şehri tamamiyle görüp aynı zamanda alışveriş yapmak için sadece bir günüm var :(

Şehrin orta çağdan kalma bir mimarisi var bu nedenle evleri çok şirin, en ünlü caddelerinden ikisini gördükten sonra şehrin en eski kilisesinde Yaşam Basamakları adlı bir sergiye katılıyorum. Tahtadan 11 metrelik bir yapının üstüne çıkıyorum.

Sondan bir önceki durağım Musee de Beaux Arts. Artık açık. Umduğumdan da kısa sürede bitiriyorum ve Natural History ve Science Museum'a gidiyorum. Burası çok ilgi çekici. Böcek, balık, hayvan, fosil ve taş sergisi var. Hatta bu aya özel bir bal sergisi bile açmışlar -en çok ilgimi çeken sergi bu oluyor. Sonrasında hemen müzenin karşısında olan garın içinde bulunduğu alışveriş merkezine gidiyorum.
Iki saate yakın zamanım var. Uzun çabaların sonucunda kendime bir kazak ve kot alıyorum. Söylemeyi unutmadan, dönüş trenine farklı bir gardan bineceğim. Gare Les Aubrais. Bu gara gitmek için yarım saat civarında yürümem gerekiyor. Bu nedenle alışverişi biraz erken bırakıyorum. Tramvay yolunu takip ederek gara varıyorum. Trenim 19.55'te. 20.52'de Paris'teyim. Hemen metroya atlıyorum ve Eleonora ile buluşmaya gidiyorum -dolayısıyla da bir aile dostuyla. Bugün Eleonora Italya'ya geri dönüyor o nedenle son kez görüşmeye karar verdik. Onunla yaklaşık 1 saat oturuyoruz sonrasında da veda edip eve yürüyorum. 22.15'te evdeyim. Bugün için hazırlıklarımı yapıp hemen yatıyorum.

Sonuç olarak tahmin edebiliyorsunuzdur ki çok yoruldum ama her şeyiyle değdi. Bu şehir beni çok mutlu etti!


Posted via Blogaway

12 Temmuz 2014 Cumartesi

Yorucu Olsa da Katlanılır!

Eveeettt... Yoğun bir haftasonu Cuma gününden başlıyor sanırsam. Bu kanıya nasıl ulaştım anlatayım!

Sabah saatinde sayılabilecek bir zamanda derse girmeyi başardım. Öğle arasında Eleonora'yla buluşmaya karar verdik. Öylesine konuştuk ayrıca da akşam için plan yaptık. Aslında o Seine Nehrine gitmek istiyordu ama benim için Eiffel'e çıkmak daha iyi olduğundan Eiffel'e çıkmayı kabul etti. Beraber dersimize gittik.

Cuma günleri kültür sınıfımız var ki eğer düzenli okuduysanız şimdiye kadar farketmiş olmanız muhtemel. Onun sınıfına girdim. Dışarı çıkmakta karar kıldık. Pantheon, Sorbonn, Grande Mosque ve Eglise Saint-Etienne'i görecektik. Bu benim için bulunmaz bir fırsat çünkü bu yerlerin hepsi en geç 6'da kapanmış oluyor. Birkaç kere dışarıdan görsem de içine girme fırsatı bulamayacağım için çok üzülmüştüm. Ayrıca Lillianne'in tarihi konular üzerinde ne kadar bilgi sahibi olduğu düşünülürse, gezi o kadar mükemmelleşiyor.

Önce Paris'in en iyi Tıp Okuluna gidiyoruz.  Paris'teki tüm üniversitelere artık Sorbonn denildiğini öğreniyorum. 12 tane Sorbonn varmış, gerçek Sorbonn ise 4. sü. Sonrasında gerçek Sorbonn'a gidiyoruz. Ardından Eleonora ile Pantheon'a giriyoruz. Hemen yanında Eglise Saint Etienne yer alıyor. Turumuzu Grande Mosque ile tamamlıyoruz. Bol yürüyüşlü, bol yorulmalı, bol öğrenmeli, yani kısacası her şeyi bol olan bir gezi oldu. Ben akşam Eiffel kulesini çekebilmek için eve dönüp kameramı almak istedim. Sonrasında da hemen okula döndüm. Lillianne 14 Temmuz için neler yapabileceğim hakkında biraz tavsiye verdi.

Dersten 6.30'da çıktım ve Eiffel'e doğru yürüdüm ve bu arada ilk defa alışveriş yapmaya yeltendim! Eiffel kulesine geldiğimde saat 8.30 idi. Hemen kuyruğa girdim ve Eleonora'yı beklemeye başladım. Metrosu arıza yapmış bu nedenle birazcık gecikmeli geldi ama beklerken hiç canım sıkılmadı, çünkü insanların yüz ifadelerini izliyordum. Sonuçta geldi ve birazcık da beraber bekledik. Çıktığımızda hava kararmış olduğu için Paris'i ışıkları ile görebildik -mükemmel bir görüntü!

Aşağı indigimizde saat 11.30'du. Eleonota'ya bir taksi bulduk ve ben de Trocadero metro istasyonuna doğru yola koyuldum. Metroya 12 gibi gelebildim. Hemen evime gitmek istiyordum çünkü aşırı yorgundum. Eve gelir gelmez de bugün için hazırlıklarımı yapıp uyudum!

Bu kadar güzel günlere! (Yorucu olsa da katlanılır!)


Posted via Blogaway

11 Temmuz 2014 Cuma

Pompidou

Merhabalar, yine güzel bir gün ve yine yazma tutkumla sizlerleyim... Şimdi size yine çok normal gelecek bir günü anlatmanın zamanıdır. Starbucks'ta oturup telefonumu şarj ederken... Neden olmasın ki?

Annemle bu sabah pek konuşamadık çünkü biraz işi vardı. Ben de tembellik edip geç kalktım! Okulda oral tiyatro dersim de... O kadar hevesliydim ki her etkinlikte ilk günüllü ben oluyordum. Ilk defa herkes esprilerime güldüler -sanırım komik olduğumu anlamaya başladılar :P Öğle arası için Eleonora ile bir kafede buluştum ve yağmuru izledik. Sonrasında da o benim Delf B1 sınıfıma geldi.

Delf B1 gayet güzeldi. Ülkemizde son 20 yılda olan değişikliklerle ilgili bir kompozisyonu hiç sözlük kullanmadan yazabildikten sonra gerçekten geliştiğimi düşünüyorum. Umarım gerçek de böyledir!

Akşam için ise Eleonora beni kırmayıp, Pompidou'yu benimle gezeceğini söyledi. Beraber yürüyerek Pompidou'ya gidiyoruz.

Pompidou gerçekten insanın ufkunu açıyor. Ne yönde olduğunu hala çözemememe rağmen bana bir katkısı olduğuna eminim. Tam anlamıyla modern sanatın dibine vurulan nokta. Çıkmak üzereyken duvardaki tablolara bakmaya devam ediyorum ve Picasso'nun kubizmine benzettiğim bir tablo görüyorum. Ressamına bakınca gerçekten de Picasso! Ve belki inanmayacaksınız ama tablonun adı, Türk şapkalı bayan! Tesadüfün bu kadarı! Sonuç olarak bu müzeye gelip gezme şansını bulduğum için çok mutlu oluyorum.

Eleonora'yı metroya bırakıyorum ve evime 45 dakikalık bir yürüyüşün ardından varıyorum. O kadar yorgunum ki tek düşünebildiğim şey uyumak. Buna rağmen 1 saat kitap okumaya ve ders çalışmaya dayanabiliyorum sonrasında da hemen yatıyorum. Mutluyum ve huzurluyum, önemli olan da bu!

Başka müzelere!


Posted via Blogaway

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Oyunlarla Öğreniyoruz!

Bugun ne yaptım? Önce kalkamadım. Sonrasında kendimi derse gitmek zorunda hissettiğim için kalkmak zorunda kaldım. Ders gayet güzeldi, galiba bu aralar girdiğim tüm dersler bana bir şeyler katıyor ki bu konuda çok mutluyum.

Öğle arasında Barbaros ve Çağın, Indian yemek istediklerini söylediler ben de onlara Fransız birinden öğrendiğim bir restoran önerdim. Tam anlamıyla içinde yoğun baharat kokuları olan gerçek bir Indian restoranı. Onlar geleneksel bir tavuk yediler. Biz Eleonora ile bir şey yemedik. Beğenip beğenmediklerinden emin değilim ama ne yapalım artık!

Onları Montmartre'a gitmek üzere metroya bıraktıktan sonra biz de Eleonora'yla takıldık. Bu sefer izin alma gereğini hissetmeden direk Lillianne'in sınıfına girdim. Çok eğlenceli bir dersti. Konuşma günüydü. Kartlarla şimdi açıklayacağım oyunu oynadık: Herkes bir kart alıyor. Gerçekte olmuş bir olay yazılı. Olayı okuyorsunuz, anlıyorsunuz. Sonra da olayla ilgili kartta yer alan bir soru soruyorsunuz. Tabi ki de bunu Fransızca yapıyorsunuz. Aradan sonra da Picturica oynadık.

Sonraki derse girip gerekli konuları çalıştık ve sonra Galeries La Fayette'in oraya alışverişe gittik. Eleonor kardeşine bir Tshirt ve sevgilisine espadril aldı. Biraz dolaşıp, konuşup eve döndük. Daha demin kitap okuyordum. Şimdi de yatacağım.

Iyi rüyalar!


Posted via Blogaway

Top!

Direk dersten başlayalım. Sınıfımda bir Türk var. Adı Barbaros. Galatasaray Lisesi'nde okuyor. Benimle aynı sınıfta olması beni gerçekten Fransızca seviyemle ilgili çok mutlu etti. Benden bir yaş büyük ama hazırlık okuduğu için aynı sınıftayız. Grammer ve kelime bilgisi olarak benden daha iyi olabilir ama aşağı yukarı eşit konuşuyoruz. 

Öğle yemeğine Bryan beni, ben de Barbaros'u davet ettim. Barbaros Galatarasaray Lisesi'nden bir arkadaşıyla gelmiş, onun da adı Çağın. Çok samimi olmasak da şu ana kadar bir problem yok. Bir kafe-bara gidiyoruz. Cheese burger istiyorum ve bu seçimden gayet memnunum. Çok güzel bir eti var! 

Öğleden sonrası için yine Lillianne'le olmak istiyorum ama okul müdürü izin vermiyor ben de bir alt sınıfa giriyorum ama yine de gayet geliştirici bir ders oluyor. Dersten çıktıktan sonra Eleonora'yı arıyorum ama bulamıyorum, sonrasında aşağıya sigara içmeye çıktığını tahmin ediyorum. Tahminimde haklıymışım, ayrıca o da beni arıyormuş. Sonraki derse giriyoruz, gerekli şeyleri yapıyoruz ve topun içinde bungee jumping yapmaya karar veriyoruz. Bu faaliyeti yapabilmek için Jardin de Tuileries'e gitmemiz gerekiyor. Hemen bir metroya atlayıp gidiyoruz.

Topa bindiğimizde görevliler bizimle flirt ediyor ve tam anlamıyla iğrenç. Fırlatıldıktan sonra ikimiz de avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz ben 2 dakika boyunca kahkaha atıyorum aynı zamanda da ağlıyorum. Gayet fazla eğlendikten sonra göletin yanına oturup konuşuyoruz. Bana lakabını söylüyor -Gorella. Artık onu öyle çağırıyorum. 

Yeterince konuştuktan sonra o metroyla ben de yürüyerek evlerimize dönüyoruz. Yağmur yağıyor ve önceden de söylediğim gibi Paris yağmurla güzel! Eve geldiğimde standartları takip ediyorum. 

Yarın görüşmek üzere!

8 Temmuz 2014 Salı

YAĞMUR!

Bu aralar bir geciktirme, bir savsaklama aldı gidiyor. Neyse sorunun farkında olmam yarısında olduğumu gösteriyor ama asıl zor olan kısım diğer yarısı. Şimdi ne kastettiğimi açıklayayım. Her derse 10 dakika geç giriyorum. Tamam belki toplam 2 ders olduğu için günde 20 dakika ediyor ama yine de büyük bir rakam. Ayrıca da derslere göstermem gerekenden az ilgi gösteriyorum. Belki neredeyse sınıftaki herkesten fazla ama yine de az... Önce geç kalmamın nedeni: Annem, her sabah annemle Skype yaptığımız için annemi zamanında bırakamama durumu oluşuyor, ki annem için 10 dakika geç kalmaya razıyım. Öğle araları için ise ya gitmem gereken uzak bir yer oluyor ya da arkadaşlarımla bir yere gittiğimizden biraz geç dönüyorum ve buna en kısa zamanda bir son vereceğim. Şimdi; kendime göre sıradışı bir giriş yapmanın ardından gerçekten günümü aktarabilirim.

Sabah erken kalkıyorum ama annem ortalıkta yok. Bu nedenle 15 dakikalık periyotlarda uyumaya devam ediyorum. Sonunda 8.15'te annem geliyor. Bu sefer de ben kalkamıyorum. Üzerime bir yorgunluk çökmüş gibi. Neyse ki annem bilgisayarın öbür ucunda ve ısrarlarına dayanılması mümkün değil.

Okulda son hızda birçok konu görüyoruz ve beynim yanıyor. Öğle arasında almak istediğim bir kamerayı araştırma turuna çıkıyorum. Sony Alpha 77. Bastille'e kadar yürüyorum ama maalesef aradığım kamerayı bulamadan geri dönüyorum. Ayrıca daha çok ikinci el satan yerler olmalarına rağmen uygun fiyatlar olmaması beni hayal kırıklığına uğratıyor. Metroyla geri dönüyorum. Normalde sınıfım olmamasına rağmen Lillianne öğretmeni diye başka bir sınıfa giriyorum -Eleonora da bu sınıfta. Dersten çıktıktan sonra Eleonora'yla biraz muhabbet ediyoruz. Son saatim içinse Zahir giriyor ki en ufak bir sempatikliği yok. Aksanımla dalga geçiyor. Sinirleniyorum ama bozuntuya vermiyorum.

Eve geri dönüyorum. Biraz yağmur yağıyor ama Paris yağmurla güzel! Evde çok ilginç bir şekilde kimse yok! Ben de dersime çalışıyorum, annemlerle konuşuyorum. İstediğim makineyi araştırıyorum ve 2. versiyonunun çıktığını öğreniyorum ki bu beni çok mutlu ediyor.

Sokaktan sesler geldiğini duyunca merakıma yenilip pijamalarımla dışarı çıkıyorum. Meydanda yaz için konser olduğu görüyorum. 15 dakika dolaştıktan sonra eve geri giriyorum sonra da yatıyorum!

İyi geceler!

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Ortaçağ'ya Yolculuk!

Pazar günü... Tabi ki bir yerleri görmeliyim. Boş durmak yakışmaz! ...ve bu göreceğim yerin 28. Ortaçağ Festivalinin bulunduğu Bayeux olması kaçınılmaz. Trenim saat 8.54'te. Saat 6.30'da uyanıyorum. Her şeyin tamam olduğuna emin olduktan sonra kahvaltımı edip, annemlerle konuşup hemen yola çıkıyorum. Biraz erken ama erken kalkan yol alır ayrıca ne kadar Paris'e alışmış olsam da biraz erken gidip kendimi sağlama almak istiyorum. Trenim St. Lazare istasyonundan kalkacak. Metroyla gittiğim için saat 8'de oradayım. Telefonumun şarjı eser miktarda azaldığından şarj etme gereği hissediyorum. Pedal çevirerek şarj edebildiğim bir makine görünce hemen ona yöneliyorum, ne de olsa Paris'e geldiğimden beri hiç bisiklete binmemiştim! 

Trende yerim pencere kenarı, yanıma bir hayli yaşlı bulmaca çözen bir bayan oturuyor. Çok da konuşkan, yaklaşık 1 saat boyunca Fransızca konuşuyoruz ki gayet memnunum çünkü gayet iyi konuşabildiğimi söyledi. 

Trenim aniden duruyor. Birkaç dakika sonra harekete geçeceğini tahmin ediyorum, bunlar genelde olan şeyler ama etmiyor! Herhangi bir bilgi verilmiyor. Yaklaşık yarım saat sonra rötarın ortalama 2 saat olacağını, önümüzdeki bir trenin bozulduğunu ve bütün hattın kapalı olduğunu öğreniyoruz. İki seçenek var: Paris'e geri dönmek ya da beklemek. Tabi ki de beklemeyi seçiyorum. Trenden inmemizi rica ediyorlar. Başka bir tren gelip bizi Monte de Jolie'ye götürecekmiş yolumuza oradan devam edecekmişiz. Bizim tren de diğerini itmeye gidiyormuş. Biletlerimizin ücreti iade edilecek, bize yemek verilecekmiş. O sıralar sinirden köpürüyorum -merak etmeyin sonradan sakinleşeceğim. Monte de Jolie'de trenimiz bizi bekliyor. Diğer treni itmeyi başarmış ve hattı açmış. Bu sırada Bayeux'ya giden Fransız bir anne kızla karşılaşıyorum. Onlarla da Fransızca konuşuyoruz ve bana her konuda yardımcı oluyorlar. Fransızca konuşamayan turistlere çevirmenlik yaparak yardımcı oluyorum. Yemeğimizi veriyorlar ve trenimiz hiç zaman kaybetmeden yola koyuluyor. Gayet rahat bir yolculuk geçiriyorum, sakinleşiyorum. Saat 3.33'te Bayeux'ye varıyorum. 3 saat 15 dakika rötar. Yani anlayacağınız olabiliyor böyle şeyler... 

Hemen festivale gidiyorum. Gayet küçük, şirin ve tipik -iyi anlamda- bir Fransız kasabası. Festivali gördükten sonra bu zamanda görülmesi gerektiğine inandığım bir yer. Birçok atraksiyon var. Hepsine katılıyorum ayrıca Cathédrale Notre-Dame de Bayeux'ü de görüyorum. Bol bol kamera ve fotoğraf çekiyorum. Ayrıca söylemeyi unutmadan herkes ortaçağdan bir birey gibi giyinmiş. Ortaçağ malzemeleri, yemekleri, içecekleri satılıyor. Ben de kendime güzel, mavi bir deri bileklik alıyorum.

Aslında Bayeux Tapisserie'siyle ünlü -çok eski bir duvar kilimi olarak düşünebilirsiniz. ...ama ben bu güzel günü müzenin içinde geçirmektense festival atmosferinden yararlanmayı tercih ettim. Nasıl böyle bir şeyi görmeden geri dönersin diyenler için, google görsellerden baktım! 

Zamanım her şeyi görmeye tamı tamına yetiyor. Hem para iadesi alacağım hem de her şeyi görebildim daha ne isteyeyim! Trenim 7.38'de ama ben 7.15'te gardayım. Tedbir, tedbir, tedbir! Uzun, dinlendirici -bolca uyudum-, manzaralı bir yolculuğun ardından saat 9.45'te St. Lazare'da oluyorum ve yine metroyla evime dönüyorum. Saat 11'e doğru evdeyim. Mutlu, heyecanlı, bazen gergin ama sonuçta yaşadığım tüm duygulara değen bir gün geçirdim. 

Farklı maceralara yelken açmak dileğiyle!

6 Temmuz 2014 Pazar

Maceram! -Cennette Cehennem-

Merhabalar bu yazıyı yazmaya dün başlamıştım ama tam olarak içime sindiği söylenemez, bu nedenle bazı kısımları yeniden yazıyorum.

Teknik olarak sabah saat 3.30'da kalkıyorum -alarmı kurduğum saat. ...ama tabi ki heyecandan uyuyamamıştım. Bugün nereye gidiyorum? Barbizon ve Chateau de Fontainbleu... ve tabi ki de 15 tane daha kasaba! Otoyoldan gidersem 65 kilometre ama bu macera tutkumla arabaya veya trene biner miyim sizce? Bir kere arabayla gidecek olsam neden 3.30'da uyanayım! Tabi ki de bisiklet, ne bekliyordunuz :D Yani kısacası kaç kilometre gideceğimi bile bilmeden -sonradan 100 kilometre gittiğimin farkına varacağım- saat 4'te, corn-flakes'imi yiyip yola koyuluyorum.

Hava hala aydınlanmamış. Açıkçası biraz korkutucu, hatta çok! Ne idüğü belirsiz birçok insan geziyor ortalıkta. Paris'in dış bölgelerine çıktığımda ise durum daha kötü... Her gördüğüm insan bana saldıracak gibi hissediyorum. Tabi ki yağmurumuz da eksik olmasın... En büyük hobim ormandan geçmenin yanında ormanın çamurlu yollarından geçmektir. Dosdoğru Seine'i takip ediyorum. Bir ara kaybolduğumdan eminim çünkü nereye gittiğim hakkında en ufak bir fikrim yok. Yolda allahın bir kulu yok. Sonunda bir insanoğlu buluyorum ve doğru yolda olup olmadığımı soruyorum. Şansıma doğru yoldaymışım. Paçamdan gerçek anlamda su akarken yoluma devam ediyorum. Gördüğüm ilk sıcak yerde durmaya karar veriyorum. Alışveriş merkezlerinin olduğu bir bölge buluyorum. Saat 6.00'da her yerin açık olması beni şaşırttı demek isterdim ama bu benim hayatım; bir masal değil. Hiçbir yer anladığınızı düşündüğüm üzere açık değil.

Comfort Hotel dışında. Bisikletimi bağlayıp içeri giriyorum. Bir kahve istiyorum. Otel görevlisi çok yardımsever. Bana kahvemi veriyor. Öylece sıcakta oturmak o kadar güzel geliyor ki. Ardından çikolatalı fırından yeni çıkmış içi şelale benzeri kuruvasan ikram ediyor. Sıcak çikolata isteyip istemediğimi soruyor. Taze sıkılmış portakal suyu... O kadar güzel dinleniyorum ki. Yanıma bir şişe su bile veriyor. Yarım saatimi orada geçirdikten sonra tekrar yola koyuluyorum. Birçok rampa çıkıyorum ama problem değil çok yorulmuyorum -artık alıştım! Birkaç kişiye yol soruyorum, herkes aynı yolu gosterince gitmeye karar veriyorum. Yolumun üzerinde bir pazar var. Bir daha ne zaman geleceğim diyerek girip hemen geziveriyorum. Yoluma Foret de Senart'dan devam ediyorum. Ormandan çıktığımda bir bakıyorum ki otoyoldayım! Ne büyük sürpriz!

Bulursam orman yollarını; -nasıl olduklarını şimdi anlatacağım- bulamazsam da korna yiye yiye otoyolu kullanıyorum. ...ve evet orman yolları. Yol bisikletiyle ormanda tracking yapan tek insan benimdir. Traktörlerin geçtiği ya da yol olmayan yollardan... Hatta söylemekte sakınca görmüyorum, bisikletimle nehrin içinden geçiyorum. Sonunda 7-8 kere yere yapıştıktan sonra otoyolun daha iyi bir seçenek olduğuna karar veriyorum. Bu arada size korku filmi anlatıyorum gibi gelmesin lütfen! Bunları yaparken aldığım zevk, duyduğum heyecan anlatılamaz.

Sonunda düzgün bir bisiklet yolu buluyorum ve Barbizon'a kadar çoğunlukla bu yolu takip ederek gidiyorum. Arada Foret de Rougeau'dan geçiyorum -en sevdiğim kısım, mükemmel bir manzara. Sonuçta uzun ve yorucu çabalarımın ardından ödülümü almış bulunuyorum. Bu kasabanın her şeyi çok şirin... İnsanları, yapıtları, evleri, dükkanları... Bu kadar bisiklet kullanmama tamamen değiyor. Zaten sırf geçtiğim yerleri görmek için bisiklet kullanılır ama bu ayrı bir konu! Bir şehir turu yaparak Fontainbleu'ye doğru yola çıkıyorum. 10 kilometre boyunca biraz rampa çıkıp biraz da inmenin sonucu olarak Şatoya ulaşıyorum -saat 2.30. Şato gayet güzel olmak üzere ben bahçelerini daha çok beğeniyorum ayrıca içinde bir göl bir de kanal var. Bol bol resim ve kamera çekip yeterli olduğuna inandığımda tren garına gidiyorum -4.00. Neden tren? Bisikletim yine kiralık ve yine saat 7'de bırakmam gerekiyor -maalesef. Bu yolu kesinlikle bisikletle dönmeyi isterdim! Gara 4.25'te ulaşıyorum, trenim de 4.30'da. 5.30'da pariste oluyorum. Bisikletimle, bisikleti geri vermeye gidiyorum. Saat 6.30'da bisikletimi geri veriyorum. Doğal olarak birazcık kirli, normalde bunun için ekstra ücret ödemem gerekiyor ama bu seferlik mahzur görüyorlar. 

Eve yürüyerek dönüyorum. 2 tane bisikletçiye uğruyorum. Eve geldiğimde ise saat 7.30. Annemlerle konuşup, duş alıp, bugün için hazırlıkları yapıp, 10'a doğru yatıyorum. 

Özet olarak mükemmel bir gündü. Umarım gelecekteki her günüm böyle olur.

Cennetin cehenneminde!

5 Temmuz 2014 Cumartesi

Yarına!

Cuma gününün yazısı neden cumartesiye kalır? Cumartesi 3.30'da uyanman gerekiyorsa ama bu diğer yazımın konusu olacak... Yani beklemeniz gerekiyor. Şimdi nerede kalmıştım? Evet cuma gününü açıklıyordum. Normal bir gün, normal bir sabah, ayak her zamanki gibi sakat! Okula gidiyorum! Gayet güzel geçiyor derslerim. 

Öğle arasında yeni ve tam anlamıyla tek arkadaşım Eleonora beni buluyor ve beraber yağmurun ortasında kahve içmeye Starbucks'a gidiyoruz. Birçok farklı konudan bahsediyoruz ve uzun zamandır ilk defa bir yaşıtımla olmak beni bir hayli mutlu ediyor. Beraber bir üst sınıfın dersine girmeye karar veriyoruz -çünkü o sınıfın öğretmeni Lillianne ve benim favori öğretmenlerimden biri. Kültür günümüz olduğu için Lillianne bizi Bibliotheque National Francois Mitterrand'a -kütüphane- götürüyor. Süper bir rehber. Sürekli Eleonora'yla konuşuyorum ayrıca da biraz kılostrofobim olduğunu farkediyorum. 

Kütüphaneye gelecek olursak gördüğüm en ilginç ve en büyük kütüphane olduğu kesin. Ayrıca bir hayli görkemli ortasında ormanımsı bir park olan 4 kuleden oluşuyor. Sade ve modern bir yapı. Fransa hakkında birçok ilginç bilgi öğreniyorum. Ardından hemen yanında bulunan kaydırak şeklindeki köprüden -Simone de Beauvoir- geçiyoruz. Geçerken Eleonora Seine'de gemi turu yapmak istediğini söylüyor ben de kabul ediyorum.

Gruptan bisikletimi teslim almak üzere ayrılıyorum -bu seferki gri. Okula döndüğümde ise herkes çıktığından ben de şehir turu yapmak için erken ayrılıyorum. Pantheon'u kapsayan iki saatlik bir şehir turu yaptıktan sonra ertesi gün dinlenmek için eve geri dönüyorum. Gerekli hazırlıkları yapıp, duş alıp 9.30 gibi yatıyorum. 

Yarına!

3 Temmuz 2014 Perşembe

KÜÇÜK BİR ARA!

Sabaha yine gazete okuyarak başlıyorum! Ana ders günlerimden biri; sınıfımı değiştirdiğimden yeni öğretmenimle tanışıyorum. Kesinlikle Thierry gibi bir komedyen değil, bir öğretmen -Pierre! Propositions yapıyoruz (en problemli olduğum konu). Aramda SNCF (tren) şubesine gidip biletlerimi çıkartıyorum. Öğle arasın göz açıp kapayıncaya kadar geliyor.

Öğle arasında bisiklet kiralamak için Republique'e yürüyorum. Yine aynı bisikletçiden aynı bisikleti kiralıyorum. Cuma günü teslim alacağım. 5 dakika gecikmeyle derse giriyorum. Delf B1 -bu sefer B1. Seviyeme uygun geliyor. Hem Delf konularına bakıp hem de Grammer yapıyoruz. Bu günün her yerinden yarar akıyor. (Tek problem azıcık fazla yoruluyor olmam...) Son bir saatim de Lillianne'le. Bilmediğim B1 konularını tamamlıyorum. Sonra da doğru eve!

Annemlerle konuşuyorum ama küçük bir ara vermeye ihtiyacım var. 30 dakika uyuyorum! Çok iyi geldiğine emin olabilirsiniz. Sonra da ders çalışıyorum. Şimdi de blog zamanı!

İyi akşamlar!

Kısa!

Merhabalar! Normal sabahıma ek olarak sadece gazete okuyorum... Ders olarak Tiyatro dersim var! Konuşuyoruz, büyük ihtimal bilmiyorsunuz ama sınıfımı değiştirdim! Şuanki sınıfım bana çok daha uygun, yani hala kolay ama en azından öğreniyorum!

 Öğle arasında spesifik bir şey yapmıyorum Chiara ile takılıyoruz. Öğleden sonrası için ise dersim Laurent'la. Kısa film izleyip yorum yapıyoruz. Gayet güzel bir ders oluyor. Sonrasında da direk eve dönüyorum. Annemlerle konuşuyorum. Bütün gideceğim yerleri biletlerimi alıyorum. Lilles, Orleans, Bayeux, Caen... Minuit a Paris'i bitiriyorum -ailem bu filmi önerdiği için çok müteşekkirim! Sonrasında da ben çalışmaya dalıyorum. En son olarak beraber yatıyoruz. Kısa bir gün ama bu aralar böyle günlere çok ihtiyacım var!

Görüşmek üzere!

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Minuit a Paris!

Kabul ediyorum, biraz gecikmeli ama yine de yazıyorum -gün atlamadan. Her zamanki sabahlarım gibi başladı. Ta ki anahtarları ve kulaklıklarımı kaybettiğimi farkedene kadar... 15 dakika boyunca onları aradım ve sonunda sadece anahtarlarımı bulmuş olmama rağmen evden çıktım.

Sabahki dersim Thierry'leydi ve bana NET olarak bir katkısının olmadığını düşünüyorum. Öğle yemeği için Jennifer'la -İskoçyalı- güzel bir restorana gittik. İngilizce'min mükemmele yakın olduğunu söyledi ki bu beni cidden mutlu etti. Öğleden sonraki dersim Agnes ileydi. Grammer yaptık ve konuyu gayet güzel anladım bu nedenle en azından günümün çöp olmadığına sevinebilirim. Son olarak atölyede gerekli egzersizleri evde yapmak üzere aldıktan sonra Galeries Lafayette'e gittim.

Önce biraz kıyafet baktım, sonra da asıl amacıma geri döndüm. Şarap almak! Annemlere yine şarap almaya karar verdim :) Güzel bir dükkan buldum. Gitmeme bir hafta kala uğrayıp belirlediğim şarapları alacağım. Sonrasında Champs Elysees'eye yürüdüm. Bisiklet aradığımı sanırım biliyorsunuz, bu nedenle yolda Decathlon görünce hemen daldım. Bana göre sadece bir bisiklet bulabildim. Adamla konuştuğumda L'arc de Triomph'a yakın bir dükkanları olduğunu söyledi ben de koşmaya başladım. Yaralı ayaklarımla 25 dakika koştum ama maalesef mağaza kapalıydı. Eve geri dönerken bir şarapçı dükkanını açık buldum -Nicolas (Fransa'nın en büyük şarap zincirlerinden). Sanırım gitmeden buradan da şarap alacağım.

Evime, Republique'e yürümeye başladım. Yolun yarısında saat geç olup, hava kararmaya başladığından ailemi de düşünerek metroya atladım. Eve geldiğimde saat 10 olmuştu. Duş aldım, biraz annemlerle konuştum. Sonra da aileme bana film koleksiyonlardan bir film önermelerini rica ettim. Minuit a Paris (Woody Allen). Tabi ki Fransızca dublaj, Fransızca altyazı... Sonuçta burada Fransızca öğrenmeye çalışıyoruz. Dondurma filmle çok güzel gitti! Filmin bitmesine yaklaşık 20 dakika kala çok uykum geldi bu nedenle yarına bıraktım. E sonra da normal olarak uyudum.

Selamlar!

1 Temmuz 2014 Salı

DÜN

Dün, biraz yorgun, biraz durgun, biraz da bıkkındım. Yanlış anlaşılmasın kesinlikle mutsuz değil! Neden? Sabah biraz erken kalktım, annemle konuştum. Ayağımın altı, üstü, yanı, önü su toplamıştı, bu nedenle zar-zor yürüyordum bu nedenle okula ilk defa metroyla gittim. Bu ara yeni gelen İrlandalı çocuğu gördüm!

Saat 11'e kadar her şey güzel gidiyordu -ayağım dışında. Oral Theatre dersim vardı -Frederique ile. Yeni sınıfımla tanıştım -11 kişiyiz. Sonrasında çok uykum geldi ama Oral olduğu için konuşmak zorundaydım. Saat 1'de araya çıktık, öylesine yürüdüm...

Dersim Thierry ileydi -bu haftaki ana öğretmenim. Küçük bir problem var: Komedyen mi öğretmen mi belli değil! Hiç ara vermeden üç saat ders işliyoruz. Sizi temin ederim çok yorucu... Sonrasında ise atölyem var. Saat 6.20 gibi okulu terk ediyorum. Eve giderken Ben&Jerry dondurmalarda 1 alana 1 bedava görüyorum ve 8 küçük kutu alıyorum. Ailemle paylaşabilmek için küçük kutularla aldım.

Eve girip annemlerle birkaç saat konuşup dondurmamı (çikolatalı) yedikten sonra uyumaya karar verdim...

Çok uzun ama aynı zamanda kısa bir gündü! İşte bu yüzden biraz yorgun, biraz durgun, biraz da bıkkınım... Yarın sabah görüşmek üzere!