26 Ocak 2016 Salı

yok

Neden masamın başındayım bilmiyorum. Kafamdan hiçbir düşünce geçmiyor sanki ama beynim milyonlarcası geçiyormuşçasına dolu. Ne yaptım ben? Şu an yatakta olmalıydım. Çoktan sarılıp uyuyakalmıştık. Ayaklarım gitmiyor. Tüm gece aynı yerde oturup hiçbir şey düşünmeden çok şey düşünmek çok cazip geliyor. 
Son günlerde çok sorgulamaya başladım. İşin kötü tarafı neyi sorguladığımı dahi bilmiyorum. Sorgulanmaması gerektiğini düşünüyorum. Düşüncelerim çok çelişkili. Beynim kendiyle GO oynuyor. Hem siyahlarım hem beyazlar. Çok gereksiz. Hayatın zevk almak üzerine kurulu olduğuyla ilgili anlaşmıştım kendimle. Biz düşünmüyoruz. Düşüncelerimize grevdeyiz. Biz kimiz? Ha doğru ya hem siyahlar hem beyazlar.
Babamın sesi yankılanıyor beynimde. Değer… Hadi Değer… Kalk artık. Kalkmak istemiyorum. Uyumak istiyorum. Hayat zevklerimden ibaret olmalı. Babama bunu anlatamam. Yani anlatırım ama o zaten anlamıyor. Zevk kaybı… Ona açıklayınca boşa gidecek zamanı zevklerim için kullanırım. Şimdi babam ne alaka? Babam yok benim. Geçmiş çok bulanık. Hayallerimle gerçekler harmanlanmaya çok müsait. Yazar olmalıydım ben, avukatlıkta harcanıyorum. 
Yatağa gitmeye üşenen ben, ne ara arabama bindim? Geçmiş çok bulanık. Nereye gidiyorum? Gidiyor muyum? Gidiyorum da nereye?
Annemi göreyim. Babam yok benim. Sokaklar çok sessiz. Geceleri sevmiyorlar mı? Niye geceler hep yalnız? Yalnızken yalnızlığın içinde kaybolmamalı insan. Bir kere de aç kapıyı anne… Biliyorum babam yüzünden oluyor hepsi. Babam yok ki benim.
Keşke anahtarım olsaydı. Bana ait bir şey. Ne bileyim mesela annemin evine girerken kilimin altında anahtar aramamalıydım. Hala uyanmamış. Beklerim. Sabaha kadar GO oynar beynim. Sıkılmam ben beklemekten. Hala bekliyorum babamı. 
Galiba ev boş. Bilmediğim başka bir evleri mi var? Hep aynı resimler. Annem sıkılmıyor galiba sürekli aynı şeyleri görmekten. Oysa ben… ben dayanamıyorum.
Amcan velayetini almak istemiyor. Başka yakının var mı Değer?  Neden beni istemiyor amcam? Ben yanlış bir şey yapmadım ki. Ne yapacağım ben şimdi? Amcam yatılı okula gönderse beni? Param var benim. Çocuk esirgeme kurumunda işim ne? Amcam beni neden istemiyor?
Anne başka eviniz mi var, niye benden saklıyorsun?
Eve dönüyorum. 
Değer hadi. Saat 5.00. Yürüyeceğiz. Sağlığın için önemli. Dinç olacaksın. Hiçbir zaman tartışmadım. Sorgulamadım. Zevk kaybı… Tartışsam belki babam olacaktı. Hayır demeyi bilmeliydim.
Param olmasa yatılı okula göndermeyecekti amcam. Amcam beni sevmiyor. Neden? Benim gibi bir gerizekalı nasıl üniversite kazandı? Hukuk yazalım, geleceği parlak bu mesleğin. Babamı geri getirebilir miyim diye düşünmedim değil. 
Herkes entellektüel bu üniversitede. Bana bir garip bakıyorlar, ne yaptım ki ben? 
Destan… Destan anladı beni. Garip bakmadı o bana. Benim bir suçum yok. Kucağına yatardım, okşardı. Destan’ı seviyorum ben. Gözleri çok güzel. Güzel olmasa da umrumda olmazdı. O seviyor beni, belki ben onu sevmiyorumdur ama sevişirken sevdiğimi söylüyorum… Bilmiyorum. Düşüncelerim çok çelişkili. 
Yıl dönümü bugün. Babamın yokluğunun yıl dönümü. 
Kavga ettik. Senin de babandan farkın yok. Ne istiyorsun benden? Git, istemiyorum seni! Aldırmayacağım, o benim bir parçam! İstemiyormuş beni. O da istemiyor beni. Ben yanlış bir şey yapmadım. Sadece baba olmak istemiyorum. Neden üstüme geldi ki? Ben kötü biri değilim. 
Evin önünde polis arabaları var. Kim haber verdi? Bir de bununla uğraşamam. Benzin bitene kadar… Dağ yolu güzeldir. Bol bol viraj. Yüksek. Dağ yolu uygun. Düşünmeye gerek yok. 
O tokatı atmamalıydın Destan. Ben suçsuzum. 
Her şeyi düşündüm. Arabamda bulacaklar beni. Umarım ölmüş olacağım. Arkamdan babasının oğlu diyecekler ama babam gibi yaşarken yok olmayacağım ben. 
Gazete haberleri üçüncü sayfada Dirim Arslan’ın oğlu 18 yıl sonra babasını aratmadı diye manşet atacak. Ailede kadınlara olan bu şiddet eğiliminin nereden geldiğini sorgulayacaklar. Psikologlar psikolojik bozukluklarımdan bahsedecekler, dünyaya sinirli olduğumdan… Destan’ın ailesi bana küfürler edecek. Hiçbir boka yaramayan küfürler. Kızları geri gelmeyecek. Amcamın beni neden sevmediğini biliyorum. Her şey daha net. Görüyorum. Yaşam değiştirmiyor insanı, ölüm değiştiriyor.


Bir tek babam sağ benim. O ölseydi ben ve oğlum sağ kalacaktık.

27 Eylül 2014 Cumartesi

Şimdi Paylaşma Zamanı

Bundan sonra paylaşacağım blogları neden bilmem önceden yazmama rağmen şimdi paylaşıyorum.

Dünün yorgunluğunu bugün dinlenerek çıkarıyorum. Pek bir şey yapmıyoruz. Sabah güzel bir ders, aynı şekilde, öğleden sonra da! Aslında öğleden sonra Fransa'da İngilizce öğrenimi hakkında bir sunum yapıyorum ama bu ufak bir ayrıntı!

Derslerim bittikten eve geliyorum. Sofia ile karşılaşıyoruz. Sofia kitap almak istediğini söylüyor, ben de yürüyüş olur, hem de biraz konuşuruz diye düşünerek onunla gitmeye karar veriyorum. İkinci el bir kitapçıya gidiyoruz. Kitapları incelerken gayet eğleniyorum. Konuşa konuşa geri dönüyoruz. Verdiğim karardan oldukça memnunum.

Evde biraz kitap okuyorum. Biraz uyuyorum. Açıkçası gün çabuk geçiyor. Akşam yemeğimizi yedikten sonra kızlarla odada toplanıp -Ingrid ve Vanessa ile- muhabbet ediyoruz. Ben yarın yapacağım gezi için biraz plan yapıyorum... Güzel, sakin bir gün geçirmenin mutluluğuyla güzel bir uykuya dalıyorum. Yazılarımı belirli aralıklarla yayınlamaya devam edeceğim! Güzel günlere!

16 Eylül 2014 Salı

Yeniden!

Dinlenme sürecim sona erdi ve yeniden aktifim!  Okula gidiyorum, bugün için planım hazır, tabi okul surecinde de hazırlık yapmaya devam ediyorum. Planım trene binip Nimes'e gitmek. Derslerim bittikten sonra...

Öğle arasında biraz Nimes'i araştırıyorum -bilgisayarımı okula getirmiştim. Ayrıca uyuşturucunun yasallaştırılması için bir yazı yazmam gerekiyordu onu da yazdım.
Dersten 10 dakika erken çıkıp gara gidiyorum. Biletimi alıyorum ve trene biniyorum. Tren 20 dakika rötarla Nimes'e varıyor. Nimes doğaldan çok tarihi bir şehir. En önemli yapıları olarak Tour de Magne, Les Arenes ve Maison Carree var. Ayrıca birçok kilise...

Öncelikle trenden iner inmez Arenaları görüyorum. Birkaç kilise... Sonra da şehir hakkında bilgi almak istediğimden Tourism Infirmation kapanmadan yola koyuluyorum. Şehir beni cidden etkiliyor. Sanırım pek fazla insan olmaması ve gün batımı sayesinde. Tourism Information'ı kolayca buluyorum. Bilmem gerekenleri öğreniyorum. Şehiri gezmeye başlıyorum.
Tourism Information'ın hemen yanında Maison Carree var! Onu gördükten hemen sonra Tour Magne'a doğru yokuş çıkıyorum. Tour Magne'ın çok güzel bir manzarası var. Sonrasında turumu yavaş yavaş inerek devam ediyorum. Inerken de tüm şehri gezme fırsatı buluyorum. Son olarak görülmesi gereken 2 kapı kalıyor. 2 zıt uçta -doğal olarak, yan yana olması beklenemez sonuçta. Birini seçiyorum ve yola koyuluyorum. Giderken bir Cave görmemle içeri girmem bir oluyor. Hemen annemlere bölgeye özel bir şarap alıyorum. Hızlıca devam ediyorum. Kapıyı görüyorum. Gerekli fotoğrafları her zaman yaptığım gibi çekiyorum.

Saatime baktığımda koşmaya başlıyorum. Geç kalmam gibi bir olasılık söz konusu değil. 15 dakika boyunca aralıksız koşuyorum ve sonunda gara trenimin kalkmasına üç dakika kala varıyorum. Eve yemek saatinde dönüyorum. Arkadaşlarımla sohbet ediyoruz. Çok sakin ve bu güzel günden sonra dinlendirici bir akşam geçiriyoruz. Darısı sizin başınıza! Yarına!


Posted via Blogaway

10 Eylül 2014 Çarşamba

Salıdayız!

Merhabalar, bu sakin yaşam tarzına alışmak üzereyim... Okula git, eve gel, ders çalış, hayatın tadını çıkar. Galiba şu son iki gün Türkiye'de geçirdiğim 2.5 haftayı saymazsak yaz tatilinde en çok dinlendiğim zaman dilimi oldu.

Anlayabileceğiniz üzere dersten sonra direk eve geldim, biraz okudum, biraz çalıştım, aynı zamanda bunları yaparken dinlendiğimi tahmin edersiniz.

Beraber yemek yedik, Sofia partiye gidiyordu, biz de -Vanessa, Ingred, Ben- yürüyüşe çıkmaya karar verdik. Yürüyüş çok güzel geçti. Nehre kadar yürüdük. Vanessa ve Ingred'den bahsedecek olursak, sahip olunabilecek en iyi ev arkadaşları aynı zamanda Sofia da öyle. Anlayacağınız şansıma diyelecek yok!

Eve 10'a doğru dönüyoruz, Ingred'in odasında biraz konuşuyoruz, kaynaşıyoruz. Mutluyum, huzurluyum, yatıyorum. Iyi geceler! Yarına!


Posted via Blogaway

Geç Kaldığımız Için Üzgünüz

Geç kaldığımız için üzgünüz ama bu hafta biraz yoğun geçti. Şimdi yetişmeye çalışalım. Bu arada unuttu diye üzülmeyin, çünkü not aldım :)

Pazartesi pek değişik bir gün değildi. Tahmin edersiniz ki yine hafta sonu yorgunluğu ile biraz dinlenmek istedim. Derslerime girdim, daha da yoruldum -yorulmayı sevdiğimi de ekleyeyim. Sonrasında eve gittim ve uyudum. Ciddi anlamda uyumuşum -2 saat, ki bu benim için cidden çok fazla. Sonrasında kalkıp biraz ders çalıştım, kitap okudum, yani anlayacağınız her zamanki yararlı şeyler.

Akşam için bir planım yoktu ama herkes Australian Bar'a gidiyordu bu nedenle ben de gitmek istediğimi farkettim. Okul kimliğine 18 yaşında yazmak girmek için yapmam gereken tek şey ama annemlerle konuştuğumuzda bunun pek de mantıklı olmadığını farkettim. 2 yıl daha beklemem gerekecek ama ne yapalım, ergenlik de güzel! Hatta o kadar güzel ki bazen hiç bitmesin istiyorum.

Yemeğimizi yiyoruz, muhabbet ediyoruz. Evde 4 kız olmanın çok yararı var, konuşma konusu hiç tükenmiyor.

Akşam biraz daha yararlı şeyler yapıp, arkadaşım Vanessa ile Fransız eğitim sistemini eleştiren Entre les Murs adlı filmi izleyip yatıyorum. Iyi geceler!


Posted via Blogaway

4 Eylül 2014 Perşembe

Carcassonne (2), Narbonne

Merhabalar. Sabah 4.45 ben ayaktayım. Her zamanki gibi tedbirli olma hevesi. Her şeyimi hazırlayıp, sırt çantamı alıp çıkıyorum. Tabi ki de 4.45'te değil, 5.30'da ama bu küçük bi ayrıntı. 5 dakika sonra tren garındayım ama maalesef gar açık değil. Ayrıca sabahın 5.30'unda dışarı çıkarsanız aklınızda bulunsun, sokakta biraz garip insanlar olabiliyor.

Sesim gidik, hava soğuk, gar kapalı... Ben de yapabileceğim en iyi şeyi yaparak, merdivenlere oturup bekliyorum. Bu arada Madam Fournel'in bana verdiği yemeği yiyorum. Gar minnetarım ki 6'ya 10 kala açılıyor, bu sayede soğukta daha fazla beklemek zorunda kalmıyorum. Hemen içeri girip biletimi alıyorum, zaten trenim de 6.13'te. Aslında trende kitap okumayı amaçlamıştım ama amacımın yanına yaklaşamayarak 1 saat 45 dakika boyunca uyuyorum. İyi ki de uyumuşum, çünkü şunu söyleyeyim: Yorucu bir gün olacak!

Trenden iner inmez bir otobüs görüyorum ve Ortaçağ Şehrine gidip gitmediğini soruyorum. 20 dakika içerisinde oraya da uğramak üzere kalkacağını söylüyor. Ben de 20 dakika yolun en az yarısını yürüyüp biraz da şehri görebileceğime inandığımdan sabah sporu gibi yürümeyi tercih ediyorum. Her zaman şehirlerin insanlı ve insansız ne kadar farklı olduğunu düşünmüşümdür... Yanıldığımı da sanmıyorum. Cumartesi sabah 8'de sokaklarda pek insan göremiyorsunuz ama mutluyum ki bir meydana geldiğimde büyük bir pazar olduğunu gördüm. Tahmin edersiniz ki bütün insanlar orada toplanmış ve bence yine tahmin edebilirsiniz ki sokakları boş olan şehirden tamamen ayrılmış bir ortam. Kameram her zamanki gibi yanımda! Buradan sokaklara ve insanlara baka baka Ortaçağ Şehrine devam ediyorum.

Aslına bakarsanız sokakları bu kadar boş dolaşabilmemin tek bir sebebi var: Elimde harita olmaması... Sonuç olarak yolda sorduğum insanların ve tabelaların yardımı ile Ortaçağ Şehrini saat 10'a doğru buluyorum. Sonuç olarak yürümek pek de uzun zamanımı almadı!

Önce Tourism Information'a uğruyorum. Ortaçağ Şehrinin ve normal şehrin haritalarını alıyorum. Bu arada adını hiç telaffuz etmediğim aklıma geldi, ben Carcassonne'dayım ve şehrin yanında yer alan parantez içinde iki aslında 2 şehir olarak sayılabileceğini belirtiyor.

Ortaçağ şehri çok şirin, tarihi ve aynı zamanda yüksekte yer aldığı için de doğal. Küçük sokaklarında dolaşmak keyif veriyor. Şehir dediğime bakmayın aslında bir kale. Tabi bu kalenin de bir merkez kalesi var, adı Remparts. Burayı 16 yaşımda olduğumdan tek başıma gezmekte zorlansam da -girişe izin verilmiyor- sonuç olarak girmeyi ve panoramik görüntüyü görmeyi başarıyorum. Bu şirin kale yaklaşık 2 saatimi alıyor. Aşağı iniyorum. Birkaç yer daha görüyorum.

Söylemeyi unutmadan şehirde İspanya ile ilgili bir festival var bu nedenle sokaklarda Flamenko yapanları gitar çalıp, İspanyolca şarkı söyleyenleri duymanız doğal. Şehrin de Ortaçağ Şehrinden bir farkı yok. Onun kadar eski olmasa da eski. Belki ondan fazla görülecek şey var. Burası da yaklaşık 2 saatimi alıyor ve tren garına gidiyorum. Tren garında trenin gelmesine yarım saat olduğunu fark ediyorum, aynı zamanda da annemlere şarap almadığımı. Bu nedenle koşa koşa şehre inip şarap alıyorum. Trenim Narbonne'a gidiyor -e çünkü ben öyle seçtim. Narbonne'u görmek istiyordum ve bu kalan yarıdan az günüm de bahane oldu. Trenden şehir merkezine yürümek biraz uzun ama şehir yine eski bir şehir -sanırım Fransa'da yeni şehir yok- bu nedenle de küçük sokaklarından geçmek çok zevkli. Büyük bir şarap dükkanı görüp içine girmem şehir merkezini bulmamla aynı saniye gerçekleşiyor. 3 numara adında bir şarap alıyorum -umarım annemler beğenir. Şarabı sonrasında almak üzere dükkanda bırakıyorum ve Tourism Information'a gidiyorum. Oradan haritayı kaptığım gibi şehri dolaşmaya başlıyorum. Kaybedilecek bir dakikam bile yok.

Şansıma bugün şehirde Les Estivals varmış bu nedenle burada da birçok aksiyon görebilme şansını buluyorum. Şehrin her noktası gezdikten sonra koşarak şarap dükkanına dönüyorum. Şarapları aldığım gibi gara fırlıyorum -aslında 2 yer daha görüyorum ama dotoğraflarını koşarken çekiyorum :D Sonuç olarak tam saatinde gardayım.

Eve yemek saatinden önce varıyorum. Yeni bir öğrenci gelmiş: Sofia, Colombialı. İyi bir kıza benziyor. Yemeklerimizi yiyoruz. Tabea ile yapacak bir şeyimiz yok, bu nedenle Sofia bizi dışarı davet edince evet diyoruz. Parka gidiyoruz ve onun arkadaşları ile tanışıyorum. Gayet eğleniyoruz, konuşuyoruz, tartışıyoruz. Pek sevmediğim bir iki insan olsa da problem etmiyorum. Tabea biraz hasta o nedenle erken ayrılıyor. Onunla gitmeyi teklif ediyorum ama kalmam gerektiğini söylüyor. Sonrasında bir bara gidiyoruz. Burası da gayet eğlenceli. Ben bir şey içmesem de atmosfer güzel en azından. Bardan da çıkmaya karar veriyoruz. Bu sefer boş boş yürümeye başlıyoruz. Başka bir barın önüne geliyoruz ama ben bu bara da girmek istemiyorum. Benim için gitme zamanı... Sofia da benimle geliyor. Zaten biz gittikten sonra sanırım onlar da ayrıldılar. Eve gidip güzel bir uyku çekiyorum ve şunu söylemeliyim ki yarın için hiçbir planım yok!

2 Eylül 2014 Salı

Cuma...

Evet hafta sonunun başlangıcı, haftanın bitişi... Günlerin arasında ayrım yapacak olsak en güzellerinden ama tabi ki yapmayız! Sabah mutlu kalkıyorum. Günüm mutlu geçiyor, basit bir mantık aslında ama işe yarıyor...

Bildiğiniz gibi cuma günleri öğleden sonra dersim yok bu nedenle istediğim her şeyi yapabilirim ama ben dinlenmek istiyorum. Yani tembel olduğumdan değil yanlış anlamayın akşama ve cumartesi, pazara hazır olmak adına... Maalesef öğle arasından çıkıp tam eve gelmişken arkadaşım Stephanie alışverişe çıkıp çıkmak istemediğimi soran bir mesaj atıyor ve ben de küçük bir karşılaştırma yapınca evde kalmaktansa alışverişe çıkmanın daha iyi olabileceğini düşünüyorum.

Sonuç olarak birçok şey deniyoruz ve eğleniyoruz ama bir şey almıyoruz. Akşam buluşmak için ayrılıyoruz. Grup olarak buluşacağız, çünkü çoğu kişinin son günü... Yemeğimizi yiyoruz ve Tabea ile çıkıyoruz. Arkadaşlarımızla buluşuyoruz. Hayli kalabalık bir grubuz.

Öylesine yürüyoruz, konuşuyoruz, onlar içiyorlar. Sizi bilmem ama benim için sarhoş insanları izlemek gayet eğlenceli bir aktivite! Arada dans ediyorum. Maalesef çok geçe kalamıyorum, çünkü sabah trenim 6'da... Bu nedenle eve 12'ye doğru herkese veda ederek dönüyorum. Güzel ve duygulu bir gece idi ama insanlar gelir ve gider alışmak lazım! Yarına!